26 Aralık, 2012

Muhalif Kalmalı

Türkiye öyle bir döneme girdi ki, herhangi bir yorumda bulunmak için üzerine günlerce düşünmek bile yetersiz kalabiliyor. Yetersiz kalabiliyor çünkü,  anlamak ya da açıklamak için ayırdığınız bu süre zarfında çoktan bir kaç değişiklik daha yapılmış ve meşru kalıplarına sığdırılmış oluyor.
Şu an ki hükümet ve başbakanının, lehine her durumu meşru kalıplar içerisine sığdırarak açıklaması, yasalaştırması ve uygulaması bu durumun en basit örneğidir, ki aleyhine gerçekleşmiş durumları da gayrimeşrulaştırmak suretiyle lehine çevirmesindeki başarısı da göz ardı edilebilir değildir.
Bir ODTÜ'lü olduğum için değil, muhalif olduğum için yazıyorum bunları. ODTÜ kampüsü içerisinde öğrenciye uygulanan şiddet ilk değildir ve hükümetin, yandaş medyanın ve irade yoksunu bir grup "akademisyen"in bu şiddete karşı tutumu, daha da ötesi körlüğü, siyasi ve sosyal duruşlarından ya da "duramayış"larından kaynaklanmaktadır. İlk değildir ve son olaylar üzerine geliştirdikleri söyleme  bakarak son olmayacağı da aşikardır.
Öğrencilerin karşı ya da muhalif duruşu başbakanın iddialarının aksine, Göktürk 2 uydusuna değildir, bu duruş hükümetin eşitsiz, adaletsiz, özgürlükleri kısıtlayan, muhafazakar söylemlerine ve uygulamalarına karşıdır. Bu hareket içerisindekiler, Zaman yazarı İbrahim Öztürk veya Hüseyin Gülerce gibi kimselerin iddia ettikleri gibi ne idüğü belirsiz, ODTÜ'lü bile olmayan militan tipler değildir, terorist hiç değildir. Terörizm kavramının tanımı gereği bir görecelilik temeli üzerine kurulu olduğunu anlayamacak sığlıktaki bu kimseler, ezbere söylemler üzerine konuşmaktan çekinmezken, bu harekete dahil olan kimseler aldıkları eğitimin hakkını veren, okuduğunu anlayan, adaletsizliğe, eşitsizliğe boyun eğmeyen, "tepki verebilen", baskılar karşısında yılmayan, her şeyden öte kendi "irade"leri ile harekete geçebilen kimselerdir. Ha, tabi ki bu hareketi de "dış mihraklar"a  bağlayan muhafazakar "aydın"lar -bu iki sözcüğün bir araya gelmesi konjonktürel olarak mümkün olmasa da, günümüz Türkiye'sinde pek çok popüler- ve "aydın gazeteciler" de oldu,Türkiye de son zamanlarda, iradelerinden sıyrılmış yandaş olmaktan öteye geçemeyen diğer aydınlar ve akademisyenler dışında.
Genellemeler yapmak üslubumun bir parçası olmamıştır hiç bir zaman, özellikle, aydınlar akademisyenler gibi. Hali hazırda Çankırı Karatekin Üniversitesi, Siyaset bilimi ve Kamu yönetimi bölümünde araştırma görevlisiyim ve görevimi sözleşmeli olarak yurtdışında gerçekleştiriyorum. Bu notu veriyorum, çünkü genellediğim bu sınıflardan birisinin de üyesi olmam, bu genellemeyi yapmakta benim için herhangi bir engel teşkil etmemektedir. Akademik çevreleri adına bu hareketi kınayan açıklamalar yapan rektörler de, buna karşı çıkan öğretim görevlileri de, ODTÜ de öğrencilerine sahip çıkan, onlara bu harekette destek olan akademisyenler de aynı camianin üyeleridir.
Bu yazıyı yazmakta ki amacım, durumun bir analizini yapmak, kimin haklı kimin haksız olduğunu göstermek değil -ki zaten haklı olan da haksız olan da gözler önünde benim perspektifimden -, söylemek istediğim şu ki, AKP hükümeti 3 dönemdir oy oranını arttırmaktadır ve bu yaptığı tüm gerici "reform"ların meşru temeller üzerinde oturtulmasından, veya en azından öyle gösterilmesinden kaynaklanmaktadır, ve ODTÜ öğrenci hareketinin aynı şekilde halka gayrimeşru olarak sunuluyor oluşu ve bizim buna reaksiyon tavrımız onların ekmeğine sürülmüş baldan başka bir şey sağlamayacaktır. Bunun farkındalığında, hareket gündemden düştüğünde bile biz bu muhalif tavrımızdan vazgeçmemeliyiz. Zira hükümetin önünde şehir hastanelerinin kurulmasına engel "güçler ayrılığı" denen bir şey var, ne menem şeyse, ve bu ne menem şeyin halkın en çok ihtiyacı olan sağlık hizmetlerinin karşısında duruyor oluşu da başka menem bir şeydir.
Velhasılı, söyleme bakıldığında hükümetin ve başbakanın halkın desteğini almakta ki başarısı şairanedir.
Her gelişmenin, Göktürk 2 uydusu gibi, karşısında olan bu terörist öğrenciler ve halka hizmetlerin karşısında duran "güçler ayrılığı" ilkesi,  hükümet ve desteğini aldığı kitle için hiç bir fark teşkil etmemektedir. Bu bağlamda hükümetin bu iki durum karşısındaki reaksiyonları arasında da bir fark olmayacaktır.

*ODTÜ lü olduğum için yazıyor değilim açıklaması, yanlış anlamalara mahal versin istemiyorum. ODTÜ'lü olmanın bir ayrıcalığıdır kendi iradeni takip edebilme. Bu açıklamamın sebebi, bu yazıyı ODTÜ lü kimliğimle ve duygusal sebeplerle değil de, bir muhalif olarak duruşuma binaen yazmış olmamı vurgulamak istememdir.

23 Aralık, 2012

Yazık demeye dilim varmıyor


Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki her şey tüketme ile bağıntılı. Bir şeyi ancak tüketebiliyorsan varolduğunu hissedebiliyorsun.
Mutluluk bir pamuk ipliğiyle cüzdanlarımıza bağlanmış. Satın alabildiğimiz müddetçe mutlu olduğumuz yanılgısına kapılıyoruz. E bu da bir süreliğine tatmin ediyor aç ruhlarımızı. Ya sonrası?
Kısır bir döngü işte...
İstediğini elde edemeyen mutsuz insanların kurduğu kaotik bu düzende, kendini okuduklarıyla tatmin etmeye çalışan bir kaç aç ruh daha.
Neden bu kadar zor sanki?
Sevmek bir karşılık beklemeden neden bu kadar zor?
Ya da sevgi sandığı şey, her neyse, tükettikten sonra çekip gitmek neden bu kadar zor?
Sahip olamamakla mi ilgili bütün bunlar?
Ben çok bir şey istediğimi düşünmüyorum, Beril her ne kadar istediğim şeyin imkansız olduğunu dile getirse de, çok sık.
Benim hayalini kurduğum dünya eşit ve özgür, tüm bu delilikten arınmış, sevginin sadece sevginin kendisi için olduğu bir dünya.
Ben bu yazıyı ingilizce yazsaydım, daha net anlatabilirdim ne demek istediğimi. Ama burada ne demek istediğimi, Türkçe bile anlayamayacakları için fark etmez. Yani "sevginin sadece sevginin kendisi için" ifadesi yerine, "love for itself" yazsam kimse Kant açıp okumayacağına göre, benim kendimi nasıl ifade edeceğimin pek de bir önemi yok aslında.
Anlayacağınız dilden söylemek gerekirse, dönün tüketmeye alışık olduğunuz hayatlarınıza, biz lanet olasıca dünyamızda mutluyuz. Üzmeyin arkadaşlarımı da, beni de...
Gönülden taa böyle derinden diliyorum, hiç bir hatanızdan ama hiç birinden ders alamayın, ve yaşadığınız bu yanılgıdan hiç kurtulamayın.

17 Aralık, 2012

Teneşirlere Geleyim

Bir güne kötü uyanmak kadar kötü ne olabilir diyordum ki sabah, bütün günüm daha da kötü geçti. işte hiç bir şey hakkında çok da emin olmamak gerekiyor. O kadar gergin suratsızım ki bugün, kendimden sıkıldım. Mendebur dedim durdum kendime. Basit bir banka işlemi bütün gününe mal olmamalı insanın. Bütün gün ufacık bir banka işlemini halletmek için uğraştım. İki kez bankaya gittim, halloldu nihayetinde ama ömrümden ömür gitti. Banka memurunu da uğraştırdım durdum bugün, bir  teşekkür bile etmedim arkadaş, ne kadar öküzüm ne kadar hayvanım, eve gelince farkettim teşekkür etmediğimi. Teneşirlere geleyim ben teneşirlere.
Bir de uyduruk bir proje ödevi için çoluk çocukla uğraşıyorum ya, çok kızıyorum kendime.
Lilia geldi şimdi odaya da havamı değiştirdi ya.
L:"Bu hayat bizden bir şeyler istiyor, ama ne istiyor anlamıyorum ben. Di mi biz yaşadıklarımızdan öğrenmeliyiz. Ama şimdi ben bundan ne öğrenmeliyim bilmiyorum ki! "
K:"Uf Lilia ne diyon ya, ölcez eninde sonunda, öğrenme bir şey boşver bu sefer de."
L:"sen iyi değilsin bugün, bir şey mi oldu? Aaaa napıyon?"
K: "Napıyon mu? :) :) kızım ne kafasındasın ya -napıyon- ne demek?"
:) şakalar gülüşmeler.
L:"Hep senden öğreniyorum böyle şeyleri, benim türkçem çok güzeldi hep senin yüzünden bozuluyor, herkes bana gülüyor companyde! :) :) "
K: :):):)
L:"ne kafasındasın ne demek?"
K:"offf liiiil ooof :) :)"
L:"tamam gittim:):)"
Lilia ile dialoglarımızı yazsam kitap olur da hala hiç tadımda değilim.
Ay şu dönem bir bitse, şu bürokratik işlerim bir hallolsa her şey çok iyi olacak da, bitmiyor, bu dönem bitmiyor.. neyse işime döneyim de ödevlerimi yapayım.
Sınavlarımı da erken bitirip bir Türkiye ye gideyim, havam değişsin.

16 Aralık, 2012

Oblomov

Masterda çalıştığın disiplini değiştirirsen böyle Oblomov gibi oturur düşünürsün bütün gün masanın başında. Daha kaç hata yapacağım hayatımda acaba çok merak ediyorum. Tartışmadığım tek bir hoca kalmadı bölümde. Bir hocayla da uzlaşabilsem ne güzel olurdu diyorum bazen kendime, Robinson'u es geçmeyeyim şimdi, tartışmadan konuşabiliyorum kendisiyle.
Oblomov kadar çaresiz değilim gibi hissediyorum çoğu zaman ama yine de sıkılıyorum. Bütün gün masanın başındayım, okuyorum okuyorum ama bir adım ilerlemiş hissetmiyorum kendimi. Hep evdeyim, hep aynı insanlarla görüşüyorum, okuduğum kitapları okuyorum tekrar tekrar, okulla ev arasında gidip gelmekten başka bir şey yapmıyorum. Değişik tek şey her gün başka bir şeyi özlüyor olmam. O kadar yaratıcıyım ki bu konuda kendimi şaşkınlıkla izliyorum.
Değişik şeyler yapıyorum aslında kendime çok haksızlık ediyorum.
Cuma günü Charles Üniversitesinin bir etkinliğine katıldım mesela, geleneksel Çek Christmas yemekleri yaptık, gelenekleri hakkında konuştuk, bir de bir masal uyarlaması izledik, her yıl Christmasdan önce yayınlanırmış televizyon kanallarında ve geleneksel her ailenin keyifle izlediği bir filmmiş The Proud Princess ingilizcesi, ben türkçeye gururlu prrenses olarak çevirebileceğimi düşündüm. Film 1952 yapımı, olay örgüsü kendini çok beğenmiş bir prensesin komşu ülkenin mütevazi kralı tarafından sabırla terbiye edilmesi etrafında şekilleniyor. Siyah beyaz masalsı ve çok eğlenceli bir film, ve ana fikri de mütevazi Kral Miroslav tarafından açık ve net bir şekilde veriliyor filmin sonunda, insanları küçük görenleri küçük duruma düşürmeli. Böyle verilince acımasız ve aptalca görünebilir ama filmi izledikten sonra anlamlı hatta keyifli bir sonuç olarak kabul edilebilir. Sonra doğum günü partisine gittim sınıf arkadaşlarımdan birinin, ilk kez Herna'ya gittim, bir sürü slovak geleneği öğrendim, ders çalıştım, "Marx@2000" diye bir kitaba başladım, ödev yaptım, sinemaya gittik Anna Karenina'ya, harika bir filmdi, bir çok şey yapmışım aslına bakarsan.
Ne çok söyleniyorum ben böyle. Oblomov da böyle oturduğu yerden söylenir dururdu ama ben onun gibi olmak istemiyorum, bir şeyler yapmak gerek, ama ne yapmak gerek ona kafa yormak bile istemiyorum. Sanki hala yılların yorgunluğu omuzlarımdaymış da yeni yeni dinleniyormuşum gibi hissediyorum.
Tüm bu kafa dağınıklığım karmaşıklığım yaşadığımız bu postmodern dünyanın kaotik düzeniyle ilgili aslında, kendini bir kere öylece bırakınca toplaması zor oluyormuş onu gördüm. İnsan düşüncelerini bile sistematize edemiyormuş çok enteresan.
Ben Prag'a yerleşmeye karar verdiğimde kendime 6 ay vermiştim, 6 ay da ancak işlerimi, okulu, hayatımı burslarımı düzene sokabilirim, kafamı toplarım diye düşünmüştüm. Nihayetinde öyle olacağa da benziyor. ama sadece 1 ayım kaldı, Oblomov gibi yaşamaktan her ne kadar sıkılmış olsam da, ne yalan söyleyeyim keyifli yanları da var. Kendime verdiğim sürenin sonuna yaklaşırken tadını çıkarmasam mı diye de düşünmüyor değilim. Evet, evet en iyisi öyle yapayım.


12 Aralık, 2012

Ver bana düşlerimi

Haftasonu 3 ödev yazıp bir de sunum hazırladım, hazırladığım sunumu bir de yaptım yani. Çok yoğun, çok yorucu bir haftasonu geçirdim uzun sözün kısası. Ders çalışırken sigara krizlerim tuttuğu için, camda sigara içmeme rağmen, odam leş gibi sigara koktu. E bu süreçte bolca sövme, lanet etme eylemlerine girdim. Bir de kısa vadede yaptığımız planların hayallerine sarılıp avundum. Söylerim ben hep benim afyonum da umut diye.
Göksu ile konuşuyorduk yılbaşı planımız hakkında. "Ne kadar heyecanlıyız, bir an önce gelsin yine hep birlikte olalım, bir hayalimiz daha gerçekleşsin." Benim yoğunluğum hayallerimizin bile keyfine varmamıza engel oldu tabi ki. Sonra Göksu dedi ki, "yüz yıldır öğrenciyiz hala her şeyi son dakikaya bırakıyoruz, bir planlı yaşamayı öğrenemedik!", sonra komiklikler şakalar... Ben böyle değildim ki dedim, "Hadi oradan" dedi. Sonra şöyle 2010'a bir gittik geldik. 
Böyle değildim gerçekten. Kızmadık ama sebebim olana, güldük geçtik yine. 
Bugünü kendime ayırdım, dinleneyim hem biraz da okuyayım diye. Odamı temizledim, sigara kokusundan arındırdım bir kere, ah bu koku beni öldürecek. Sonra biraz Derrida okuyayım dedim, Shakespeare okurken buldum kendimi. Ah Derrida ah, ne bitmez tükenmez çilesin benim için. Tam anladım sanıyorum... Sonuç hep aynı. Felsefe seviyorum okuyorum demeye utanıyorum senin yüzünden. Ama azimli sıçan duvarı deler demişler benim hiçbir şeyden vazgeçtiğim görülmemiştir. Göreceğiz Derrida bakalım sen mi büyüksün ben mi :) ... Bazen gerçekten sırf anlaşılmamak için yazdığını düşünüyorum. Hakkında yazılanları okurken anladım sanıyorum, ne zaman ki kendi kaynaklarına yöneliyorum saç baş yolma derecesine geliyorum. Ömür törpüsü ömür. Ontolojini bir kapsam gelecek devamı da bakalım daha kaç kez okumam gerekecek.
....
Daha da enteresanı Derrida okurken bile aklıma gelip, takılıp, kalabiliyor olması. Arada hiç olmayacak zamanlarda gelir aklıma, özlerim öylece. 
Siz tanımazsınız onu, çoğu bilmez... Bir Beril bilir biraz, bir de Hale. 
Öyle arada aklıma geliyor ama sadece özlüyorum. Bir mektup yazmaya, bir mail atmaya, ne bileyim bir telefon etmeye cesaret edemiyorum. Bunlardan herhangi birini yapsam ne farkedecek ki sanki diyorum. sonuç değişecek mi. Unutmuyorum belki unutamıyorum, belki sadece özlüyorum. kolay olan kısmıyla baş edebiliyorum da, bir adım öteye geçemiyorum. Arada o yazıyor bir şeyler ama saçma sapan iki geyikten öteye geçemiyoruz. İkimiz de biliyoruz geçsek de ne fark edecek ki sanki. Susuyoruz sonra bazen haftalar sürüyor bu suskunluk, bazen aylar. Ama illa bozuluyor bir yerlerde. Ne sessizliğimize tahammül edebiliyorum ne de alternatifine düşününce, o yüzden düşünmemeyi tercih ediyorum. Şarkılarda, şiirlerde, bazen teknede, bazense Derrida okurken bile aklıma gelip kalabiliyor öylece. Hiç bir şey yapmıyorum, hiç bir şey düşünmyorum, öyle kuru bir özlem. Sonra kayıtsızlığıma şaşırıyorum tekrar. Tekrar ve tekrar...
Sorumsuzluklarım da dahil hayatımda bir çok sıkıntıya sebep aklıma geldiğinde bile sinirlenmiyor  ya da kızmıyorum ya... Sadece kendime kızıyorum, nasıl bu kadar kayıtsızlaştığıma inanamıyorum. 
Sadece kendime kızıyorum, çünkü kendime kızmak en kolay olanı... 
Korkuyorum da. Ya bir daha hiç sevemezsem? Hep böyle bir yerlerden bir yerlere taşınarak mı geçecek ömrüm, bekleyerek beni bulmasını? 
Bana gel demeyecek biliyorum, o gel demedikçe ben de dönmeyeceğim. 
Kayıtsızlığımızda yok olup gidicez birbirimiz için.
... 
Tüm bunlara sebep olan, hatırlamıyorum bile neler olduğunu yine de giderken götürdüğün ne varsa bana ait, geri ver istiyorum, geri ver bana düşlerimi.

08 Aralık, 2012

Lahmacun

Kahvaltıyı öğleden sonra 3.30 da yapınca, saat 5.30 da üzerinde hala uyku mahmurluğu olabiliyor insanın. Çok da alışık olduğum bir durum değil bu benim. Ben kaçta yatarsam yatayım, kurulmuş saat gibi sabah 8'de uyanırım aslında. Ama son zamanlarda hayatımda hiç uyumadığım kadar uyuyorum. Bazen 13 ya da 14 saat uyuduğum oluyor. Sanki bıraksam kendimi bütün gün uyurmuşum gibi hissediyorum. Lilia "Normal" diyor, " Çok yoruldun son zamanlarda." Yani yoruldum da tek yorulan ben değilim ki yer yüzünde, herkes her yorulduğunda aynı reaksiyonu verse, içinden çıkılamaz bir hale gelir her şey, rüyalarında yaşamayı seçer insan, neden bir de gerçeklikle yorsun ki kendini. Ama yine de bu kadar karmaşıklaştırmama gerek yok aslında durumu :), Sabah 6 da geldim eve :). En azından bugün için normaldi yani :).
Bol koşturmacalı bir gün oldu dün. Sabah Kalkıp Çekçe dersine gittim, saat 7 de ders mi olur arkadaş ya, olmaz o ne öyle, hem de dil dersi yani. Herkes böyle düşünüyor olsa gerek ki sınıfta maksimum 4 kişi oluyoruz. Beceremiyorum da, ilkokuldaki gibi fiil çekimleriyle uğraşıyoruz. Gitmesem hiçbir şey kaybetmezmişim gibi hissediyorum ama bu merakıma engel olamıyorum işte ben :(, hani belki öğrenebilirim bir şeyler diye. Konuşamayacağımı biliyorum ama, ya konuşursam? :) Ay çok merak ediyorum, neyse göreceğiz. Öğleden sonra Lilia'nın mezuniyet töreni vardı. 
Malostranské náměstí 'de Matematik fakültesi binasında yapıldı. Karolinum'da yapılan mezuniyet törenleri kadar güzel değildi, ama yine  de  güzel ve keyifliydi, gelenekleri çok farklı, çok etkileyici. Aslında bu törenlerin yapıldığı salonlarda sadece bir kereliğine bile olsa bulunmak bana yettiğinden, benim için her türlü etkileyici seremoniler bunlar. Dün törende tüylerim diken diken oldu. Sadece 5 ders alıp okulumdan mezun olabilecekken, okulu bırakmış olmama şaşırdım yine. Siyaset felsefesini bu kadar çok severken ve sona bu kadar çok yaklaşmışken, verdiğim bu radikal karara hala şaşıyorum. Avutabiliyorum da kendimi, almam gereken son beş ders mantık vs idi, istemediğim keyif almadığım daha önce alıp bıraktığım dersler beşi de, "keyifle çalışabileceğin tüm dersleri aldın, mesele bir kağıt parçasıysa..." diyorum ve kurtarıyorum kendimi yabancılaşmış düşüncelerimden.
Bu düşünce silsilesinden sıyırır sıyırmaz kendi mi, koştura koştura Doğuşcan'lara gidiyorum, çünkü önceden planladığımız lahmacun partisine hazırlanacağız. Doğuşcan her şeyi hazırlamış zaten bana da hamurları açmak kalıyor o kadar. Yahu arkadaş evde lahmacun yapılır da bu kadar mı tatlı, bu kadar mı lezzetli olur :). Hazırlaması da, yemesi de pek keyifli oldu anlayacağınız. Kalan hamurla, Zuzana'nın makarna kesmesi de ayrı bir fenomendir benim için. Laf lafı açtı, bizim Anadolu'nun bağrından analarının koynundan kopup gelmiş erasmuslarla eğlendik azıcık :) Hak ediyorlar da arkadaş, bu kadar mı şaşkın olunur. Ne Türkçe konuşabiliyormuşuz, ne İngilizce  rahatsız ettik gençleri biraz. Bizi düzeltip, uğraşıp durdular. Sohbet vs derken kendimizi Propaganda ya attık. En son Nebe'deydik, sabah tram'iyle de eve döndüm. Doğuşcan'ın geceye damgasını vuran ifadesine de referans vermeden edemeyeceğim :), okulla ilgili konuşuyorduk Doğuş "article"lar ile ilgili bir şey söyledi ve bu Erasmus Merve'sinden kaçmadı tabi ki, cevap yeterince netti, "Yabancı dilde olunca article diyoruz, türkçe olunca makale, ne var?". O atmosferde uzun zaman eğlendik şimdi düşününce etkisini kaybetmiş olsa da. Son derece yorucu ama keyifli bir gün oldu, sanki evde geçirdiğim son bir kaç haftayı sıkıştırılmış bir biçimde bir günde yaşadım. Şimdi düşününce bile yoruluyorum, çünkü ben dün o koşturmaca içerisinde iki kere de markete gittim.
Bu arada öğrenciliğe devam. Okula, derslere, konulara ve sınıf arkadaşlarıma hala alışmaya çalışıyorum. Bu hafta daha bir rahatlamış hissettim kendimi. Salı günü bölüm yemeğimiz vardı, hocalar öğrenciler master programı kadrosu oradaydı. Daha familiar hissettim ne yalan söyleyeyim. Sanki daha kolay olacak bundan sonra. En azından EU konusuna biraz daha yaklaşabilirim gibi hissediyorum. Her neyse, göreceğiz bakalım. Ben ödevlerime döneyim de sonra "ah anam, vah anam" demeyeyim.


03 Aralık, 2012

Leylak

Henüz ortaokuldaydım ben. Kendi el işi atölyemizi kendimiz kurmuştuk. Kazan dairesinin hemen yanında geniş bir koridor vardı, depo olarak kullanılan. Resim öğretmenimizin adını hatırlamıyorum ben şu an nasıl da kırgınım hafızama, üniversiteden henüz mezun olmuştu ve ne yapıp ne edip o alanı elişi atölyesine çevirmemizi sağlamıştı. Sıralarımızı bahçede zımparalayıp cilalamıştık. Çok tatlı küçük bir atölyeydi. Resimden seramiğe, heykelden ebruya denemediğimiz çok az şey kalmıştı o koşullarda denenebilecek. Sanat tarihine dair bir şeyler öğrenmeye de o zaman başlamıştım işte. 
Beni en çok etkileyen şey sıcak ve soğuk renklerin belli diğer renklerle karışması sonucu hep aynı renklere ulaşıyor oluşumuzdu. Mesela sarı ve kırmızı karıştırdığımızda ton farkı ne olursa olsun, bir ton turuncu elde ediyorduk. Aslında görmediğimiz bir şey değildi ama bunun bir fact olarak sunulması beni benden almıştı adeta. Pastel boyalarımı da ondan sonra bitirdiğimi hatırlıyorum, ne yaparsam yapayım değiştiremiyordum çünkü, o illa turuncu oluyordu ne yaparsam yapayım. Yağlı, sulu ve guaj boyalarda durumu az buçuk kavrayabiliyordum çünkü renklerin sıvıyken karışması çok daha kolaydı ve yeni bir renk elde etmekte. Ama pastel boya... İnanılır gibi değildi her defasında aynı renklere ulaşıyordum. Boyalarım bittiğinde ancak büyüsünü kaybetmişti bu keşif. Çetin dayım almıştı o boyaları bana, karne hediyesi olarak, nasıl da içim sızlamıştı. 
En çok moru severim ben. İnci Beyza da moru sevmeye başladığı zaman babam bu kız da teyzesinin yolundan gidiyor hayır olsun demişti. İnci Beyza neden moru seviyor bilmiyorum ama ben neden mor renge bu kadar düşkün olduğumu hatırlıyorum. Renkler hakkında bu gerçeği öğrendiğimde mor beni çok şaşırtmıştı çünkü biri sıcak biri soğuk iki ana rengi karıştırıyorsunuz ve ortaya başka bir soğuk renk - mor - çıkıyor. Ama mor öyle herhangi bir renk gibi değil. Sıcak renklerle sıcak renk gibi davranıyor, soğuk renklerle soğuk renk gibi. Hani sanki kırmızılığından bir kurtulsa daha özgür olacakmış da kendiliğini tadacakmış gibi, ya da maviliğinden bir uzaklaşabilse yalnızlığından kurtulacakmış gibi. Gökkuşağında da hemen mavinin yanında oluşur mor, bittiği yerde, sanki maviden bir kurtulsa kırmızıya kavuşacakmış gibi. Velhasılı ben mor rengini ve her tonunu severim.
---
Hasan Hüseyin Korkmazgil
"Sokaktayım  
gece leylâk  ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor! "
diyor şiirinde. 
Bugün kafam gitti yine bir yerlere ve Hasan Hüseyin okurken buldum kendimi. 
Ben İstanbul'da doğdum ve yaşadım üniversite okumak için Ankara'ya taşınana kadar. Eğer İstanbul'da doğduysanız ve görece dezavantajlı bir sosyokültürel yapıdan geliyorsanız çiçekler nasıl kokar pek fikriniz olmaz. Hem güzel parklara bahçelere erişiminiz olmadığından, hem de siz bu çiçeklere erişseniz bile İstanbul'da artık çiçekler kokmadığından. Bu dönem okuduğum kitaplarda - Türk Edebiyatı Eserleri - leylak kokusuyla İstanbul un güzelliğinden söz edilip durulurdu da, ben ne güzel bir koku duyardım, ne de kaldırım aralarında açmış solgun bir kaç papatyadan başka çiçek görürdüm. Adaya gittiğimizde tesadüfen leylak gördüğüm olmuştu bir kez ama o da kokmuyordu, zamanı geçmişti sanırsam.
Ben gece nasıl kokar, leylak ve tomurcuk kokusu nedir bilmezdim, Ankara'ya, kampüse taşınana kadar. 
7.yurdun önünde iki kocaman leylak ağacı vardır. Önünden şöylece geçerken bile kendine çekiverir insanı, şöyle bir başını çevirmemek, kokuyu içine çekmemek mümkün değildir. 
İlk baharımdı kampüste, tiyatro festivali vardı sanırsam, aklım oyunda kafam bir milyon yurda dönüyordum, abazan yokuşunu henüz tırmanmıştım ki ne düşündüğümü unuttum bir anda, "Haziran'da Ölmek Zor" geldi aklıma aniden, "gece leylak kokuyordu". Sanki uzun bir rüyadan uyanmıştım da, yıllar önce o renkleri keşfederken hissettiğim heyecanla sarılmıştım yeniden.
Ben mor rengini de severim, leylağı da. En az kitaplarımı, şiirlerimi sevdiğim kadar severim onları da.
Hani ben diyorum ya Ankara'yı çok seviyorum diye, bu yüzden seviyorum işte, bunlar gibi onlarca sebepten dolayı seviyorum. 
Kafam böyle arada gidiyor bir yerlere işte benim, sonunda ne düşündüğümü unutuyorum. Bu beni çoğu zaman endişelendirse de, şu an ne kadar da şanslıyım diye düşünüyorum, kilometrelerce uzakta dünyanın en güzel şehirlerinden birinde, hiç de güzelliği olmayan bir şehre özlem duyup, gençliğimle avunabiliyorum. 
Benim leylak kokulu gecelerim...

HAZİRANDA ÖLMEK ZOR    
işten çıktım  

sokaktayım
elim yüzüm üstümbaşım gazete

sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sokakta tomson

sokağa çıkmak yasak
sokaktayım
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

havada tüy
havada kuş
havada kuş soluğu kokusu
hava leylâk
ve tomurcuk kokuyor
ne anlar acılardan/güzel haziran
ne anlar güzel bahar!
kopuk bir kol sokakta
çırpınıp durur

çalışmışım onbeş saat
tükenmişim onbeş saat
acıkmışım yorulmuşum uykusamışım
anama sövmüş patron
ter döktüğüm gazetede
sıkmışım dişlerimi
ıslıkla söylemişim umutlarımı
susarak söylemişim
sıcak bir ev özlemişim
sıcak bir yemek
ve sıcacık bir yatakta
unutturan öpücükler
çıkmışım bir kavgadan
vurmuşum sokaklara

sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
dallarda insan iskeletleri

asacaklar aydemir'i
asacaklar gürcan
belki başkalarını
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
dökülüyor etlerim
sarı yapraklar gibi

asmak neyi kurtarır
sarı sarı yaprakları kuru dallara?
yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
ne anlatır bir ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?

asılmak sorun değil
asılmamak da değil
kimin kimi astığı
kimin kimi neden niçin astığı
budur işte asıl sorun!

sevdim gelin morunu
sevdim şiir morunu
moru sevdim tomurcukta
moru sevdim memede
ve öptüğüm dudakta
ama sevmedim, hayır
iğrendim insanoğlunun
yağlı ipte sallanan morluğundan!

neden böyle acılıyım
neden böyle ağrılı
neden niçin bu sokaklar böyle boş
niçin neden bu evler böyle dolu?
sokaklarla solur evler
sokaklarla atar nabzı
kentlerin
sokaksız kent
kentsiz ülke
kahkahanın yanıbaşı gözyaşı

işten çıktım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
karanlıkta akan bir su
gibi vurdum kendimi caddelere
hava leylâk
ve tomurcuk kokusu
havada köryoluna
havada suçsuz günahsız
gitme korkusu
ah desem
eriyecek demirleri bu korkuluğun
oh desem

tutuşacak soluğum
asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi
yaşatmaktır önemlisi
güzel yaşatmak
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak

ah yavrum
ah güzelim
canım benim / sevdiceğim
bitanem
kısa sürdü bu yolculuk
n'eylersin ki sonu yok!
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

nerdeyim ben
nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz siz
kimsiniz?
ne söyler bu radyolar
gazeteler ne yazar
kim ölmüş uzaklarda
göçen kim dünyamızdan?

asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi?
yolunmuş yaprakları
ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
söyler hangi güzelliği?

kökü burda
yüreğimde
yaprakları uzaklarda bir çınar
ıslık çala çala göçtü bir çınar
göçtü memet diye diye
şafak vakti bir çınar
silkeledi kuşlarını
güneşlerini:
«oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet, memet!»

gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
üstümbaşım elim yüzüm gazete
vurmuşum sokaklara
vurmuşum karanlığa
uy anam anam

bu acılar
bu ağrılar
bu yürek
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
bu geceler niçin böyle insansız
bu insanlar niçin böyle yarınsız
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?

kim bu korku
kim bu umut
ne adına
kim için?

«uyarına gelirse
tepemde bir de çınar»
demişti on yıl önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
demek ki «manda gönü»
demek ki «şile bezi»
demek ki «yeşil biber»
bir de memet'in yüzü
bir de güzel istanbul
bir de «saman sarısı»
bir de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
geride kalanlara

nerdeyim ben
 nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz?

yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
3 haziran '63'ü

bir kırmızı gül dalı
şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
bir kırmızı gül dalı
nâzım ustanın

gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
bir basın işçisiyim
elim yüzüm üstümbaşım gazete
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
şuramda bir çalıkuşu ötüyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor! 

FAHRİYE ABLA

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!


Eviniz kutu gibi bir küçücük evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.
Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,
Hâlâ dağları karlı Erzincan'da mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hâtırada kalan şey değişmez zamanla.
Ne vefalı komşumdun sen, Fahriye abla!


Ahmet Muhip Dranas

29 Kasım, 2012

Yüzümü Size Çeviriyorum

Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz? 
Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz? 
Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum. 
Belki de kim diye sorsalar beni 
Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi 
Belki de alıp başımı gideceğim
Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
Nereye, ama nereye olursa gitmenin
Hüzünle karışık bir ağrısı.

Edip Cansever

28 Kasım, 2012

Varolmayan Şövalye - IV

Bu öykünün geçtiği çağda dünyanın düzeni henüz karışıktı. Varolan hiçbir şeyin karşılık vermediği adlara, düşüncelere, kalıplara, kurumlara rastlamak olağandı. Öte yandan yeryüzü adsız , öteki şeylerden ayrımsız cisimlerle, kişilerle yetilerle kaynaşıyordu. Öyle bir çağdı ki, varolma, iz bırakma, varolan herşeyle sürtüşme iradesi ve direnci henüz tümüyle kullanılmıyordu, çünkü birçokları - yoksulluktan, bilgisizlikten ya da, tam tersine her şey böyle de pekala yürüdüğünden ötürü - bundan hiç yararlanmıyorlardı, bu yüzden bir miktarı boşlukta öylece yitip gidiyordu. İşte o zaman, böyle erimiş durumda bulunan irade ve özbilincin, tıpkı algılanamayacak kadar minik su zerrelerinin  yoğunlaşıp buluta dönüştüğü gibi, bir noktada yoğunlaştığı oluyordu; bu topak, rastlantı sonucu ya da içgüdüyle o zamanlar çoğu yerde açık bulunan bir ada, bir soya, askeri kadrolarda bir rütbeye,bir yerine getirilecek  görevler ve saptanmış kurallar öbeğine tosluyordu; ve - en önemlisi - boş bir zırha rastlıyordu, en önemlisi dedim çünkü o olmazsa varolan biri bile yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalırdı, siz bir de varolmayanı düşünün...
Calvino

21 Kasım, 2012

özlemle yaşamanın bir yaşama biçimi olması fenomeni

Şimdi Ankara'da olsaydım ve herhangi bir sınava dair bu kadar az fikrim olsaydı o dersi ya bırakır ya da withdraw çekerdim. Gelecek dönem alırdım, olmadı gelecek yıl...
Bu kadar sıkıntıya değmez Kübra bir diğerine daha çok çalışır telafi edersin diye avuturdum kendimi. Çünkü her dönem sevdiğim keyifle okuduğum en az bir iki dersim olurdu, yani hiç bir şey olmasa bir iki felsefe dersim olurdu keyifle çalıştığım hatta okumalara doyamadığım.
Bu dersi bırakmak istemiyorum ama çalışmak da istemiyorum, en az diğerlerine de çalışmak istemediğim kadar. Şu zorunlu dersleri bir verip kurtulsam, sıyırsam kendimi şu uluslararası ilişkilerden daha rahatlayacakmışım gibi hissediyorum.
Belki o yüzden lisansta olduğu kadar stresli değilim. 
Ama böyle zamanlarda ben Ankara'yı özlüyorum işte. Böyle daralınca saracak birileri olurdu illa etrafımda :)
Meryem'i arardım mesela 3. yurdun önünde sigara içerdik, ya da 7 inci yurda gidip ortalığı karıştırırdım :D ahahah ya da Mesut'a sarardım gidip 7. yurda, zorla bir şeyler ısmarlatırdım kendime. Devrime de gidebilirdim mesela koşar 2 bağırır rahatlardım :D Tabi elektriklerin kesilmesini de umabilirdik cümbür cemaat 512 ahalisiyle. Çok bunalırsam Göksu'yu, Nadiye'yi arar onlara sarardım, ya da Beril gelip beni alırdı ve temelli kurtulurduk sınav tantanasından :D Sabahın köründe haleyi eve yolladıktan sonra evde kendimizi yine Facein başında birilerini ararken bulurduk. Hiçbir şey yapamazsak da hep birlikte olurduk, ne bileyim işte 1. yurtta değilse, 3 te olurdu, 4te, 5te, 7,de, Demiraylarda,  Ebi de, 100. yıl da, Ayrancı da. (sunshine da çekirdek çitleyen halimize de acıyabilirdik mesela :D )
Çocukça bir özlem benim ki sanırsam romantik sebeplerle yine. "Eski güzel günler.."
Şimdi Prag'dayım olabileceğim en güzel şehirlerden birinde. Yaşadığım koşullar Türkiye'dekine göre çok çok daha iyi, kıyaslanamayacak kadar iyi. O karmaşaya, koşturmacaya dönmek fikri bile bana rahatsızlık veriyor. Ama 'ama'sı var işte. 
Arkadaşlıklar farklı, her şey çok farklı. İyi güzel hoş zaman geçiriyoruz da eksik işte bir şeyler.
Ben Hektor dediğimde "What it means?" demesinler en azından arkadaş yaa...
Belki yıllarca emek verdiğim her şey yarım kaldığı için belki de gerçek bir romantik olduğum için, nedenini bilmiyorum.
Ama ben özleyerek yaşamaya alışmaya başladım. 
"Ah gençliğim" deyip iç geçirmediğim için şanslı sayıyorum en azından kendimi. 
Neyse ben sınav çalışamaya çalışıyordum ona geri döneyim. 
haa bugün bu arada cemal süreyya okuyordum, bir şiiri beni benden aldı, çok güldüm. Şiirin sonunda kafası gitmiş onunda benim gibi. iyilik güzellik diye bitirmiş.  hemen paylaşıyorum ve makalelerime geri dönüyorum: 

AŞK
Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karakoy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.
 CEMAL SÜREYA

Eylül’dü

Dalından kopan yaprakların
Sararan yanlarına yazdım adını
Sahte bir gülüşten ibarettin oysa.
Ve hiç bilmedin ellerimin soğuğunu.
Eylül’dü.
Di’li geçmiş bir zamandı yaşadığımız
Adımlarımızın kısalığı bundandı
Bundandı gözlerimin durgunluğu.
Sarı sıcak cümlelerde sözün kadar yalan,
Ellerin kadar ıssız,
Sen kadar zamansız molalar veriyordum
Ve çocuksu bir bencillikti hüznümüz.
Eylül’dü.
İzlerini çizdiği zaman ansızın gidişin,
Şimdi yoktu bi anlamı suskunluğun.
Çırılçıplak kalakaldım sessizliğinin orta yerinde.
Sonra sesime yankı vermeyen uçurumlar kıyısında yürüdüm bir zaman
En çok sesini aradım.
Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler hâlâ.
Gözlerini sildi zaman..
Dedim ya... Eylül’dü.
Savruluşu bundandı kimsesizliğimizin.

Cemal Süreya

15 Kasım, 2012

Varolmayı da öğrenir insan

Tüm aldatıcılığına rağmen hayatın, varolmayı da öğrenir insan, öyle diyor Calvino.
....
Bazen yürürken kaybolduğunu hisseder ya insan, durmak için bir köşe arar.
Sanki köşeyi dönsem tanıdığım bir yeri görecekmişim de yolumu bulacakmışım.
Döneceğim köşe de beni karşılayacak olanın ne olduğunu bilmeden, köşeye ulaşmayı çalışmanın kendisidir ürkütücü olan, kaybolmak değil. 
Köşeyi döndüğümde yeni bir aşkla ya da eski bir dostla karşılaşacağım belki sadece, belki aradığım yolun kendisi değil de yolda yoldaşlık edebileceğim birisidir. 
Bu koşturmacam neden, nereye koşuyorum böyle, bu telaşım, bu sessizliğim neden? Belki şu köşeyi bir dönsem birisi dur diyecek, koşma artık gel birlikte yürüyelim. Yürümeye başladığım ama nereye gideceğimi bilmediğim o yolda artık koşmama gerek kalmayacak. Nedensiz sevmelerim karşılık bulacak, birisi, bu sefer, 'kal!' diyecek 'gitme!'. 
O zaman, gelecek kendiliğinden gelecek de hazırladığı yeni döneme misafir edecek beni. Çok şey istiyorum hayattan farkındayım, sevmeyi bile başaramazken.
Calvino'nun "Varolup, varolmadığını bilmeyen kişi olsa olsa bir gençtir." ifadesine referansla hala genç miyim acaba? 
"Ey eşiğinde bir anın, Durmadan değişen şeyler!"* nedir bu sabırsızlığın, telaşın kaynağı? 
Beni de takıp peşine sürüklediğin, gelecek kaygısı mı hayatın kendisi? 
Beklediğim gelecek her gün ellerimden kayıp giderken, varolmanın tarifini kim verecek bana? 
Söylendiği gibi Aura'sını kaybetmiş günümüz dünyasında, bireyselliğimden arındırılmış ve önceden belirlenmiş kuralların sıkı takipçisi haline gelmişim, inandığım savunduğum şeylerin yeniden üretilmiş yüzeysel soyut saçmalıklar olduğunu farkedemez olmuşum.
Organik bir bütünün zavallı bir parçası olmuşum da, bu  varolmayan bütünün geçtiği yeri dümdüz eden muhafazakar bir söylemin ürünü olduğunu göremez olmuşum. 
Varolmayan bir sistemin, varolan bir parçası olduğumu düşünüp koşturup duruyorum nereye varacağımı bilmeden.
Arada bir yabancılaşmam, sonra böyle böyle kendime gelmem varolmamın işaretçisi aslında, öğreniyorum zannımca. Netice de "Varolmayı da öğrenir insan.".
...
Aldatıcısın hayat, yalancısın da.
Bir parmak bal misali geçici sevgiler sunuyorsun damakta acı bir tatla birlikte.
Birisi geleceği için giderken, diğeri kendi geleceği için kal diyemezken, bilinmezliğinin keyfine varıp öylece izliyorsun.
"Hangi beklenmedik altın çağdır hazırladığın, sen ele avuca sığmayan, sen bedeli yüksek hazinelerin habercisi, sen fethedilmeyi bekleyen krallığım benim, Ey Gelecek..." (Calvino, Varolmayan Şövalye)




*AHT

11 Kasım, 2012

Göğe Bakma Durağı

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

Turgut Uyar


Bütün bunları söylemek istediğim, ama fırsat bulamadığım kimseye... 

07 Kasım, 2012

Alayının şerefine

"Dertli dertli çalıyor saz
Ağlıyorum bu akşam bu barda
Parça parça olmuş gönlüm
Kırılmış bir kadeh gibi yerde
Katılmıyor türkülere"

İşler güçler kainatın en saçma dizilerinden birisidir bence, kafa dağıtmaya birebirdir. Verdiği bir kaç toplumsal mesajı saymazsak - ki onlar da kendilerini parlaya parlaya belli ederler - izlenesi bile değildir, ama absürd olan ne varsa beni kendine çektiğinden izlerim işte.
Bu gece beni çok şaşırttı. Kendime gelemedim hala. 
Gül kıyıya vurduğundan beri pek iyi değilim zaten de, koşturmaca içinde akıp geçiyordu zaman.  Sanki şuan yine durdu zaman.
Bugün yabancılar polisinde tek bir işlemi yapmak için 7 saat 15 dakika beklemek de zoraki bir sıkkınlık yarattı üzerimde, onun da etkisini göz ardı etmemek gerekir şu an ki ruh halimde.
Murat ve Ahmet'in diyaloğu, sizi getirdi aklıma, kiminizle dostluğu paylaştık, kiminizle acıyı, kiminizle mutluluğu, kiminizle eğlenceyi, kiminizle sıkıntıyı, kiminizle çocukluğumuz gençliğimiz hepsi içiçe geçti, kiminizle de sadece yokluğu paylaştık ki bence en zoru da oydu, saçma sapan hayaller kurup, tekrar oturduk o masanın başına, kiminizle dal dal sigaralarımızı, gecemizi, gündüzümüzü o an ne varsa onu paylaştık işte... 
Ben çok özlüyorum hepinizi, gurbetlik dedikleri şey bu olsa gerek... 
Yanlarında olsan sıkıntın ne olursa olsun, güvende ve huzurlu hissedeceğin hiç kimsenin yanında olmaması, olamaması...
Çok garipmiş hakikaten. 
Çok da yorucuymuş. 
Yaşlanıyorum da sanırsam.
şu ikilinin diyaloğunu da paylaşayım da kafam iyice dağılmadan ne söylemek istiyorsam söylemiş olayım: 
"Yaşanan onca şeye
Pay edilen ekmeğe
Birlikte ilk defa dinlenen şarkılara
Ceptekini birleştirmeye
Başlı götlü yatmalara
Kurulan hayallere
İlk aşklara
İlk reddedilişlere
Yoklukta içtiğimiz mantarı hep içine düşen şişesinden ucuz şaraplara
Görüşmediğimiz arkadaşlara
Ayrıldığımız sevgililere
Alayının şerefine..."
ALAYININ ŞEREFİNE, ŞEREFİNİZE...

04 Kasım, 2012

AHT, Vysehrad

Prag'a geleli 10 ay oldu ve 10 ay da bir günlüğün dolması için yeterli bir zaman, hele de arada radikal kararlar alınmışsa. Türkiye'ye son gittiğimde oradayken kullandığım son günlüğüm bitmediği için kullanırım gayesiyle yanımda getirmiştim. Bu sabah o günlüğe göz atma gafletinde bulundum.
İçimden bir şeyler koptu bir kez daha.
Ne kadar üzülmüşüm, ne kadar kırılmışım, ne kadar sevmişim ben.
Acısı, sızısı geçiyormuş da, izleri silinmiyormuş.
Nasıl dışarı atacağımı bilemedim kendimi. AHT'mi aldığım gibi çıktığım sokağa.
Vysehrad da buldum kendimi. Kuruldum köşeme ve kitabımı açtığımda gözüme takılan ilk şiir şu oldu:
"Bendedir korkusu biten şeylerin
Çelik gagasında fecri taşıyan 
Mavi kartal benim...
Pençelerimde 
Asılmış bir Zümrüt gibidir hayat 
Sonsuzluk ısırır güzel kavsimde 
Susamış bir ceylan gibi zaman!"
AHT böyle birden silker ve kendime getirir beni.
Bir de Neslihan abla tabi ki :), o esnada telefonum çaldı ve Neslihan ablanın karşı konulamaz sesi "Kııızzz nerdesin hala ? kaç saat oldu!!" beni tüm düşüncelerimden sıyırdı aldı. O an neler düşündüğümü hatırlamıyorum, notlar almıştım aslında ama notlarımı da anlayamadım. Nasıl bir dönüş yaptıysam artık reel dünyaya! ama iyi oldu, saçma sapan bir melankolinin kollarına bırakmak üzereydim kendimi çünkü. Neslihan abla da en çok sevdiğim şey asla üstüme gelmemesi, şöyle ki bugün ona gittiğimde kızarmış gözlerimle hayli durgun ve suskundum, bir sorun mu var dedi, yok dedim, olursa haberim olsun dedi. Nerdeydin, neden geç kaldın vs vs demedi. Sustuk. Mükemmel bir anlaşma yöntemi.
Bilirim anlatırsam dinler beni ya, o bana yeter.

31 Ekim, 2012

Büyü-mek

22.10.2012
Europa Macht Schule Project
Strasnicka, Praha
Bugünden itibaren "hayatımın en enteresan/ yorucu/eğlenceli/kötü/güzel günlerinden birini geçirdim" gibi ifadeler kullanmamaya karar verdim. Çünkü bu ifadeleri son zamanlarda o kadar çok kullanır oldum ki, hayatımın ne kadar da enteresan bir hal aldığını fark edemez oldum.
Bugün de öyle günlerden biriydi işte.
Ben büyüye inanmadım hiçbir zaman, okuduğum dinlediğim her masalın her hikayenin gerçekliğine gönülden inanmış olsam da büyüye hiç inanmadım. Belki hiç gerçekleştiğine şahit olmadığımdan, belki de sadece dindar bir ailede yetişmiş olmamdan, bilmiyorum.
Neden bilmiyorum gerçekten, ama sadece Sindrella'yı düşündüğümde bile onu prensine kavuşturan şeyin büyü olmadığına, camdan yapılmış o mükemmel ayakkabı olduğuna inanmıştım hep. Eğer büyüye inansaydım - en azından çocukken - eminim çok daha farklı bir hayatım olurdu.
Geç de olsa ben bugün büyüye inandım, ancak yeterince büyüdükten sonra inanabildim büyüye..
Büyü öyle sandığım gibi doğaüstü zırvalardan ibaret değilmiş çünkü, büyü; o ayakkabı elinde, prense prensesini aratan aşk, kurbağayı prense çeviren öpücük, peter panın hiç bitmeyen çocukluğuymuş.
Ben ebru yaparken böyle garip hislere kapıldığımı hatırlamıyorum daha önce hiç. Çünkü ebru yaparken hayallere kapılır, yaptığınız şeyin olağanüstü olduğunu inanırsanız teknede dengenizi kaybedersiniz ve ürününüz bir karmaşadan öteye geçemez. Bugün o çocukların gözlerindeki heyecan, şaşkınlık yaptığım şeyin büyü olduğuna inanmaları hepsi çok güzeldi. Bu çocuklara yaptığım ilk workshopum değildi aslına bakarsanız ama daha önceki hiç bir grubum bu kadar heyecanlı ve coşkun değildi. ve daha önceki hiç bir workshopumda "Magic" sözcüğünü bu kadar çok duymamıştım. Çok keyifliydi.
Pervasızca, hiç bir kaygının altında ezilmeden elleri bir kez olsun titremeden öyle güzel işler yaptılar ki.
Bugün bir kez daha sevdim çocukları, çocuk olmayı ve çocukluğumu.
Beni bugün böylesine yordukları, öylesine sevdikleri ve kafamı karıştırıp tüm günümü burnumdan getirdikleri için hepsine ayrı ayrı minnettarım.
Benim hikayemde büyüyse vazgeçemediğim boyalarımmış meğersem. Bir kazana atıp karıştıracak kurbağa bacaklarım, ya da yarasa kanatlarım olmadı benim harikalar yaratacak, bunun fikri bile olmadı aklımın bir köşesinde. Fakat bir teknem oldu, su, toprak, öd ve kerajeni katıp karıştırdığım, bana başka bir dünyada başka bir hayat sunan, ancak büyüdükten sonra beni büyünün varlığına inandıran.

20 Ekim, 2012

Uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için başımı alıp gideceğim

UZAK KADERLER İÇİN

Birgün, bir yağmurla garip garip
-Çoluğu çocuğu terk edeceğim.-
Bir sevgiyle doymayacak kalbim,anladım
Alıp başımı gideceğim.

Asır yirminci asırdır,amenna
Bir yanımda sevgilerim, bir yanımda sancım
Neon lambaları büsbütün karartır gecemizi
Uzaklar daha uzaklaşır
Bir define çıkarır gibi kayalardan, Ademden beri
Sımsıcak sevgilere muhtacım.

Bir gün alıp başımı gideceğim
-Yıldızlar ışısın, yollar üşüsün, yollar...-
Belimi bir ılık şal sarsın, mavi
Hüzünlü bir serencamın ardından, şarkısız
Rüyalarım unutulmuş bir handa pes desin
Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında.

Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm
Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde
Diyarı gurbette kanlı bir aşk
Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde
En uzak beyazlar,
En yakın ikindilerde, duygulu
Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam
İçip içip ağlasam...

Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum?
Herkesin derdinden pay isterken.
Uzak kaderlerin suları çağlar şimdi

Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden.

Birgün, bir parkta otururken, biliyorum
Bir el yağmurla dokunacak omuzuma
Bir çift göz,bir davet, bir kalp
Çoluğu çocuğu terk edeceğim.
Yapraklar dökülecek, çiçekler solacak

Bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak
Toprak ve insan kokularıyla,
Uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için
Başımı alıp gideceğim.

 TURGUT UYAR

18 Ekim, 2012

"De te fabula narratur"

Muhalif tarafıma muhabbetle yazıyorum bu gece, yine yazmam gereken essayi erteleyerek.
Bu dönem okulda "Europe After Worl War II" diye bir ders alıyorum, dersi ingiliz bir hoca veriyor. Dersin adına bakarak, kendisinin tarih dersi olması beklentisindeydim ancak yanıldım ve bu yanılgımdan dolayı son derece hoşnutum, çünkü dersi veren hoca kendinin felsefeci olduğunu ve tartışmalarımızın tamamını felsefik bir bakış açısıyla yapacağımızı söyledi ilk derste. Kendisini ideolojik olarak liberal demokrat tanımlayan hocam Marx a sempati duyduğunu söylediğinde o kadar sevindim, o kadar sevindim ki.
Bu hafta derse başladık ve ilk tartışmamız ideoloji nedir oldu. "İdeoloji nedir?"e farklı perspektiflerden cevaplar vermeye çalıştık kendimizce ve tabi ki gündemimizde Marx vardı. Bence zaten aksi düşünülemez, yani herhangi bir ideolojik tartışmanın olduğu herhangi bir ortamda, Marx'tan bahsetmek kaçınılmazdır bence.
 Aslında değinmek istediğim şey her ne kadar dallandırıp budaklandırsam da, sınıfta tek bir kişinin bile Marx'a dair en ufak bir fikrinin olmayışıydı. Sürekli  liberal demokrasiden bahseden sınıf arkadaşlarımın, hadi Marx ı geçtim, herhangi bir liberal teoriye dair herhangi bir fikirlerinin olmayışı hakikaten kayda değerdi. Her derste sürekli konuşan özgürce fikirlerini paylaşan bu kitle, söz konusu ideoloji ya da özgürlüğün tanımı olduğunda susup kaldılar. "Yabancılaşma" konseptini hayatlarında ilk kez duyan bu kitlenin şaşırması, hayranlıkla birlikte enteresan tepkiler vermesi ise beni aynı ölçüde şaşırttı.
Sosyalizmin ne kadar da evil bir şey olduğundan bahsederlerken gerçekten buna dair bir fikirleri olduğunu düşünmüştüm, yanılmışım. Dersin başında Marx'ın ve solun ekonomiye indirgemeci bir bakış açısıyla yaklaştığını iddia eden ve bunu söylerken kendinden o kadar emin olan bir öğrencinin en azından 'superstructure' tartışması hakkında bir fikri olduğunu varsaymıştım. Yanılmışım. İnsanlar için ezbere konuşmak öylesine kolay ki. Bunlara şahit oldukça susuyor oluşum ve susmak konusunda böylesine istikrarlı oluşum konusunda ne kadar da haklı olduğum kanaatine varıyorum. "Ukelalık yapma Kübra! Herkes teori bilmek zorunda değil ki neticede! Kızdığın tüm o pedantic insanlardan biri olup çıkacaksın farketmeden" diyorum ki kendime, yabancılaşıp bir morona dönüşmeyeyim.
Hocam benim felsefe de okuduğumu bildiğinden arada bana bir şeyler sorup dersi canlandırmaya çalışıyor çünkü ders yapısı bakımından seminer aslında. Benden bugün Historical Materialism'i anlatmamı istedi, gerçekten çekinerek ve hata yapacağımdan emin olarak kalkıp kendimce anlatmaya çalıştım, çok sığ çok genel bir çerçeve çizerek diyalektikten girip kendimce abuk subuk bir şeyler anlattım. Neyse ki hoca yeterli buldu ve ben dilim damağıma yapışmış bir şekilde sırama yöneldim. Anlatmaya çabaladığım şey beni pek de yormadı ne yalan söyleyeyim, çünkü benim kanaatimde en azından diyalektiği herkes bilir ve ben bir hata yapsam da herkes anlar nasılsa diye düşündüm.  Öyle değilmiş!!
Beni sessizliğime gömen asıl şey, hocanın Frankfurt School düşünürlerini tanıyıp tanımadığımız anlamak için sorduğu soruya sessiz kalan sınıfımın üyelerinden birinin, bu okulun Almanya'daki hangi okul olduğu ile ilgili sorusu oldu.
Ben bir yerlerde yanlış yapıyorum biliyorum, kırgınlığım da, çaresizliğim de, sessizliğim de hep bu yanlışım yüzünden, ama yanlışım nerede onu bir türlü bulamıyorum. Ders boyunca öylece sessizce oturdum köşemde yine, hiç bir tartışmaya katılmadan öylece izledim. Kızmadım, kırılmadım kimseye.
Hani, böyle, oyunlarda anlatıcılar olur ya, bir köşede oturur hikayeyi anlatadururlar oyuncular bir yandan performanslarını sergilerken. Bugün öyle hissettim işte. Oyuna dahil, ama oyunun dışında...
Biraz olsun yazmaya yeteneğim olsun isterdim, isterdim ki bugün yaşadığım bu deneyimi hikaye gibi anlatabileyim, sırf Marx'a referansla "Bu anlatılan sizin hikayeniz!" diyebilmek için.




17 Ekim, 2012

Okul sadece okul değildir kimisi için

Akademide olmanın bir çok güzel yanı vardır alternatif bir dünyaya adapte olamayanlar için. Şöyle de denebilir aslında, yaşadığı hayata adapte olamayanlar için akademinin kendisi alternatif bir dünyadır ve bunun birçok güzel tarafları vardır. Makaleler ile kurulmuş bir dünyanın savaşımı sadece paradigmalarladır ve bir paradigmanın çöküşü ancak başka bir paradigmanın doğuşuyla mümkün olacağından gerçek bir kayıp söz konusu olamaz hiçbir zaman. Yeni bir paradigmanın doğuşu öncekilerin yok olması anlamına gelmez yaşadığımız dünyanın savaşlarında olduğu gibi. Mesela birinin özgür olabilmesi için diğerinin esir olması, birinin yaşaması için bir diğerinin ölmesi gerekmez ya da birinin iş bulması için bir diğerinin işsiz kalması. Kısa vadede biri diğerinden daha geçerli ve önemli oldu diye, bir öncekini tarihten silmek gerekmez. Paradigmalar değişti diye kan dökülmez diyemeyeceğim maalesef, kan dökülür. Ama kan akademinin doğasında yoktur. Kan dökmek insanın doğasındadır ve akademinin ruhunu anlayamayan, kolaya kaçan kim varsa, peşine düştüğü her neyse onun için kan dökmeye hazır, hatta gönüllüdür.
Tekrar akademideyim, ve bu sefer farklı.
Farklılık ancak karşılaştırmanın olduğu bir platformda yer alabileceğinden farklı diyorum, çünkü Türkiye'de akademide olmanın bir çok zor tarafı var, hele de yaşadığımız dönemde. Sınıf geçme ve iyi ortalamalara sahip olma kaygısının olmadığı bir evrene taşındım ve bu evren bir öncekinden hayli farklı.
İnsanlar oradakinden daha az hırslı, ya da daha az aç gözlü değil. Öyle olduğunu düşünmek beni her ne kadar mutlu etse de, durum böyle değil. Ancak güzel bir yanı var, sürekli koşmak zorunda olduğum bir maraton içerisinde değilim artık, beni ölesiye bunaltan uluslararası ilişkiler teorisi okumaları bile öyle keyifli bir hal aldı ki kendimi anlamakta zorlanıyorum çoğu zaman.
Yine yetişmesi gereken ödevler, okumalar, çalışılması gereken sınavlar ve hiç gönüllü olmasam da yapmam gereken sunumlar var. Farklı ama işte. Belki bu fark sadece eğitim seviyelerinin farkından besleniyor (lisans - master), belki de sadece benim içerisinde yaşamaya hayli alıştığım sükunetten, bilmiyorum. Ancak tekrar okulda olmanın, tekrar okullu olmanın, sadece bu fikir içerisinde olmanın bile o kadar tatlı bir yanı var ki.
Ben okulu, okullu olmayı çok özlemişim, ara vereli çok oldu tabi ki, fiziksel olarak ara vermekten değil, mental olarak verdiğim aradan bahsediyorum. İhtiyacım olan tek şey hazır olduğumda geri dönmekmiş bir ara verip dinlenmekmiş sadece. Bunu anlamak hayli zamanımı almış olsa da arkama bakıp tek bir nefeslik pişmanlık duymuyorum.
Doğrusu Prag gibi bir şehirde yaşayıp herhangi bir şeyin pişmanlığını yaşamak için gerçekten kör olmak gerek diye de düşünmüyor değilim. İnsan her anının tadını çıkarabilecekken, neden tadını çıkaramadığı anlarını düşünüp de üzsün ki kendini. Gereksiz.
Üzerimden atamadığım yorgunluğum, ofis ve okul arasına sıkışmış hayatıma rağmen yaşadığım her deneyimin, özellikle de öğrendiğim her yeni 'şey'in beni hayata tekrar ve tekrar bağlaması, en azından benim perspektifimden, inanılması hayli zor bir gerçekmiş gibi görünüyor.
Yaşadığım bu küçük şehirde, her gün uyuyup uyandığım bu küçük odada, hayatıma anlam katabildiğim tek yer olan akademinin yeni beşiği küçücük okulumda küçük küçük tohumlar attım hayata dair, ve kocaman umutlarla besleniyorum. Mutlu muyum? Bilmiyorum.
Bildiğim bir şey varsa, ait olduğumu hissettiğim yer her neresiyse orada huzurlu olduğum. Akademinin bana sunduğu bu alternatif dünyada mutluluk nedir sorgulamaksızın huzurluyum.
Sorunsuz değil, sadece huzurluyum. ;)



10 Ekim, 2012

..

Evime yerleşeli tam bir hafta oldu bu gece ama sanki 5 milyon yıldır taşınıyorum da sırtımda 100 milyon yılın yorgunluğunu taşıyorum. O kadar çok yazmak istemem rağmen yazamıyorum günlerdir yorgunluktan. Odama giriyorum uzanayım da dinleneyim sonra kalkayım bir şeyler okuyayım diye. Mümkün değil uyanmam! bir uyanıyorum saat 7 olmuş tekrar ofis, okul, evin eksikleri tamamlanması gereken evraklar vs... Tekrar yorgunluk... Üstüne bir de hasta oldum, halbuki son zamanlarda o kadar enteresan şeyler yaşıyorum ki, sırf unutmamak için yazmak istiyorum.
Çok güzel bir evim, çok sevimli bir okulum oldu Prag'da, çok sevdiğim ofisimin yanında.
Rusya'dan 2 ev arkadaşım var. Lilia hakkında konuşacak çok şeyim var aslında. ama o başka zamana.
Yarın öğle saatlerinde Gül Prag da olacak onun heyecanı var şimdi üstümde, bir de pazar gününe yetişmesi gereken essay'im, cumartesi gün kü Cesky Krumlov tribi vs. ne de çok şey varmış aklımda.
Arkadaş, zorla da yazılmıyor bu meret. Yazasım var ama olmuyor yani.

Düzenmiş, peh!!

Bugün ofiste canım çılgınlar gibi sigara çekti. Hasta olduğumdan dolayı burnumdan nefes alamıyor oluşuma rağmen bir sigara içmeye çıktım ofisin önüne. Hazır hastayım pekiştirmeyeyim hastalığımı diye de sıcak bir yerler aradım, ve bulduğum ilk güneş ışığına kuruldum. Sonra aklıma takıldı ben sıcaktan, yazdan hiç hoşlanmayan insan, aylar boyu beklediğim kış mevsimine kavuşmama rağmen ısınmak için tırım tırım güneş ışığı, sıcaklık aradım. Aklıma herhangi bir şey takılınca durur muyum ben hiç, hemen loopa girdim fırsattan istifade. Biz dedim bu sıcak kanlılar ne tuhaf "şey"leriz, yazın gölge arıyoruz, kışın güneş ışığı, sözkonusu ihtiyaçlarımız bile olduğunda uzlaşamıyoruz aklımızla bedenimizle. Bu en basit konuda bile çelişkiye düşüyorsak ve bunun hiç farkında değilsek, acaba neyin kafasını yaşıyoruz da düzen arıyoruz her şeyde. Düzen adına farkındalıklar yaratıyoruz, sistemler kuruyoruz da herkesin bu sistemlere uydurmaya çalışıyoruz. ya bırakalım dağınık kalsın, dağınık kalsın da herkes önce bir ne istediğini bilsin.
Aman lanet gitsin.
Düzen meraklıları sizi.
Telefonum çalınca kendimi antik yunanda buldum, hayır her seferinde o kadar geriye gitmeyi nasıl başarıyorum onu da anlamıyorum. Bayağı gitmişim ki bu sefer ofisten merak etmişler. Zaten sigaranın da tadı kalmadı ki o sıra. Nefes alamayınca rezil, pis bir şey oluyormuş sigara, tiksindim.

H. Hesse

“Whoever wants music instead of noise, joy instead of pleasure, soul instead of gold, creative work instead of business, passion instead of foolery, finds no home in this trivial world of ours.” H. Hesse

08 Ekim, 2012

Misafir

4.30 dan beri ayaktayım. Saat 19 olmadan sızıp kaldığımı düşünüyorum zira ben odama geldiğimde hava henüz kararmamıştı. Sonrasını hatırlamıyorum zaten.
Haftasonu misafirim vardı, Kürşat. Çok uzun zamandır görüşememiştik. Bir süre kaçtığımdan, sonra da gerçekten uygun vakit bulup da görüşemediğimizden. Zaten ben Prag'a geldikten yaklaşık 1.5 ay sonra o da Romanya'ya taşındı. Koşullar yani, izin vermedi ki görüşelim.
Ben endişeliydim biraz haftasonu için normal olarak, kaçtıklarım tekrar canımı yakarsa, ya da takılır gelirse onlar da buralara diye. Haklıydım da bence.
Ama öyle olmadı. Sadece uzaklaşmak, sadece beklemek derman olurmuş demek ki bir şeylere. Ne kırgınlık, ne özlem, ne de kızgınlık kalırmış geride. O bir ömür taşıyacağını düşündüğün sızı silinir gidermiş de, ne insanın vefasızlığı sızlatırmış içini, ne de zamanın.
Kürşat ile her zamanki gibi bir hafta sonu geçirdik, değişik farklı hiçbir şey yoktu, gezdik yedik içtik laf lafı açtı vesaire. Kızılay da yemek yiyip bahçeliye geçtik :). Ankara da değildik, yaklaşık 1.5 yıldır birbirimizi görmüyorduk o kadar. Ama sanki geçen hafta sonu birlikteydik de, bu haftasonu yine birlikteydik. O 1.5 yıl, yıl değilmiş de, 1.5 haftalık vize arasıymış. Hayat işte bazen ne zaman dinliyor, ne de mekan. Sen bildiğini okudukça o da bildiğini okuyor. Herneyse...
Özlemişim vesselam.

Tahterevalli

İyice görüyorum artık düzeni.
Orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda,
aşağıda da bir çok kişi.
Ve bağırıyor yukardakiler aşağıya:
"Çıkın buraya gelin ki,
hepimiz olalım yukarıda."
Ama iyice gözlediğinde görüyorsun, 
neyin saklı olduğunu 
yukardakilerle, aşağıdakiler arasında.
Bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta.
Yol değil ama.
Bir tahta bu.
Ve şimdi görüyorsun açıkça;
Bu bir tahtaravalli tahtası.
Bütün düzen bir tahtaravalli aslında.
İki ucu birbirine bağımlı.
Yukardakiler durabiliyorlar orada, 
sırf ötekiler durduğundan aşağıda. 
Ve ancak; 
aşağıdakiler, aşağıda oturduğu sürece 
kalabilirler orada.
Yukarıda olamazlar çünkü, 
ötekiler yerlerini bırakıp çıksalar yukarı.
Bu yüzden isterler ki; 
aşağıdakiler sonsuza dek 
hep orada kalsınlar.
Çıkmasınlar yukarı.
Bir de, aşağıda daha çok insan olmalı yukardakilerden.
Yoksa durmaz tahtaravalli.
Tahtaravalli.
Evet, bütün düzen bir tahtaravalli.

Böylesi çok iyi

"Böylesi çok iyi, değiştirmeyelim hiçbir şeyi!"
Bunu mu diyelim güle oynaya?
Bardağı görelim de ölmeyi mi seçelim susuzluktan?
Boşunu mu alalım dururken dolu bardak?

Soğukta oturup kalmışlar vardır hani,
hani, bir şey istemeyen kişiler,
onlar gibi mi yapalım,
onlar gibi,"Biz dışarda kalsak?.."mı diyelim
hoş olsun diye şu bayların gönlü,
bize günlük nafakamızı veren hani şu...

Bizce en iyisi, kalkmak, yeter artık, demektir,
vazgeçmemek için kırıntısından bile yaşamanın,
karşı çıkmaktır var gücümüzle acıyı doğuranlara,
yaşanır hale getirmektir dünyayı bütün insanlara.

Bertolt Brecht

29 Eylül, 2012

Tüm şanslı teyzelere gelsin :)

Japon kızı gülümsemesi :))) Göksu'yla Beypazarı'nda yıllar yıllar evvel :))
Düşünüyorum da teyzelerim olmasaydı hayatım ne kadar da sıkıcı, ne kadar da farklı olurdu.

İnsanın çokça teyzesinin olması ne kadar keyiflidir bir bilseniz. Tadına doyum olmaz. Birisi ağlarsa hepsi ağlar, birisi gülerse hepsi güler. Kavgası da, kahkahası da eksik olmaz. Çocukken çoğu zaman hayatını zorlaştırırlar insanın. Düşünsenize insan bir anneyle bile anlaşmakta zorlanırken, hele ergenlikte bir tanesiyle zor idare ederken insanın 6 tane teyzesinin olması inanılmaz zordur. Hepsi sana nasıl davranılması, nasıl oturup kalkılması gerektiğini, nasıl saygılı olunacağını, nasıl edepli oturulacağını, nasıl hanım hanımcık davranılacağını, nasıl yemek yenileceğini  vs vs - bu liste o kadar uzun ki düşünürken bile fenalık basıyor :) - kendilerince anlatır dururlar. Hele de kuzenler olarak hepiniz kadınsanız ve her biri hepiniz için defalarca bıkmadan, usanmadan tekrarlanıyorsa.... Aman tanrım inanın çekilir çile değildir :).
Güzel  yanı nedir biliyor musunuz insanın 6 teyzesinin olmasının, asla ama asla yalnız kalmanız mümkün değildir, anlaşılmadığınızı hissettiğiniz an içlerinden birisi fenerini tutuverir karanlığınıza. Yani, her seferinde sığınacak bir liman bulursunuz kendinize. Haa, bazen 6'sı birden o feneri gözünüze gözünüze de tutuverir, işte o zaman gel gör şenliği :)). Benim teyzelerimin hayatımda yeri çok büyüktür, bunlar hiç konuşulmasa da onlar bilirler. Her birinden başka bir şey öğrenmiş, hayatımın farklı zamanlarında farklı bir tanesine musallat olmuşumdur. Kavga ettiğimiz gibi, karnımıza kramplar girene kadar gülmüşüzdür de hep beraber.
Özellikle başarılarımda yeri büyüktür her birinin, maddi manevi destekleri göz ardı edilir gibi değildir.
Ben bugün yine teyzelerden bahsetmek istedim ama bahsetmemek mümkün değil ki, insanın acısına annesinden başka bir de ancak teyzesi yanar.
Bugünün gündem teyzesi Sibel teyze, Göksu'nun biricik teyzesi. Göksu'nun çizmelerini ben Berlin'e götüreyim diye bugün Ortaköy'e teyzemlerin dükkana bıraktılar. Benden, Göksu'dan ve anne babalarımızdan bağımsız. Tamamen teyze ve eniştelerin emeği ve sevgisi... Nasıl ifade edebilirim kelimelerle bilmiyorum ama bu çok güzel çok hoş bir duygu. Çizmelerin yanına sıkıştırılmış bir kaç çift yeni çorap... İnsanın ancak annesi düşünebilir bunu, 'Kuzuma çorap da göndereyim' diye. İnsanın bir tane de olsa, 6 tane de olsa niceliğine takılmadan  teyzesi olmalı derim ben hep, olmalı ki ağladığın ağladığına, güldüğün güldüğüne değsin.
Kafam dağıldı yine.
Teyzelerimle, eniştelerimle, sayısı her geçen yıl artan kuzenlerimle, biz kocaman koskocaman bir aileyiz (2 tane de dayım, amcalarım ve halam da var benim, kimseyi dışarıda bırakmak istemem, beni yanlış anlamayın lütfen, çünkü anne teyze yarısıdır, farklıdır teyzeler hep.). Kalabalıklığımızdan kaynaklanan gürültü beni her seferinde yoruyor olduğundan, onları özlediğimde hayallerimi hep mute modda kuruyorum.
Hayallerim hangi modda olursa olsun sevgili teyzoşlarım, ben sizi çok seviyorum, enişteciklerimi de yavruları da :))
Bugün buradan "her birinize"  ve "Sibel teyze"ye ve yeryüzündeki sevgi topağı olmuş tüm teyzelere,  kendi adıma ve acizane Göksu adına teşekkür ediyorum. Ayrıca çok şanslısınız bizim gibi yeğenleriniz olduğu için ;)
Arz ederim.

28 Eylül, 2012

Teyze Anne Yarasıdır, İnanırım

İnci Beyza kavramları henüz öğreniyor ancak bir çoğunu algılamakta zorlanıyor. Aslında çok sorgulamaması gerekir ancak duyduğu her şeyi somutlaştırmak ihtiyacı hissediyor. Son zamanlarda da nereye gittiğim ile ilgili bir takım sorunlar yaşıyoruz. Aramızdaki bir diyalog:
İB: "Teyze, sen şimdi ODTÜ'ye mi gidiyorsun?"
K:  "Hayır teyzecim ben başka bir ülkeye gidiyorum."
İB:  "Başka bir ülke ne demek Ankara'ya mı gidiyorsun?"
K:  "Hayır teyzecim ben Ankara'dan taşındım ya hani, başka bir ülkeye gidiyorum ben konuşmuştuk ya daha önce. Biraz daha uzak Ankara'dan, genelde uçakla gidilir."
İB:  "Hmm, gezegenler mi var orada?"
K:   "Anlamadım ne gezegeni?"
İB:  "Uçakla uzaya gidiyorsun yaaaa?"
K:   "Yok teyzecim yok, öyle değil, uzağa gidiyorum ben uzaya değil. Başka ülkelerde insanlar başka diller konuşur, başka şekillerde giyinir, nasıl anlatsam bilmiyorum ki ben."
İB:  "Teacher gibi mi yani?"
K:   "Heh, evet teyzecim, teacher gibi başka dilleri konuşan insanların olduğu bir yere gidiyorum ben!"
İB:  "Ben olsaydım uzaya giderdim, orada gezegenler, yıldızlar var. Uzakta ne var acaba! Ben zaten hiç sevmedim uzağı, asla hoşlanmam uzaktan!"
K:   "Seni de götürürüm, birlikte kitap okuruz olmaz mı?"
İB:  "Ben uzağa gitmek istemiyorum ama senin yanına gelirim. Şimdi kitap okuyalım mı?"
K:   "Okuyalım hadi, ne okuyalım?"
İB:   "Kültürlü Kurt"
K:   "Yeni mi o kitap ben onu hatırlamıyorum."
İB:   "Sen almıştın ya akıllım, unuttun mu? Galiba, sanırım ki, sen uzağa gidince beni unutacaksın!"
...............
İnci Beyza benim yeğenim, 4.5 yaşında. Oldukça hırçın ve meraklı bir çocuk. Benim gibi de gıcık azıcık. Bazen kendime o kadar benzetiyorum ki, korkuyorum gerçekten bana benzeyecek diye. Bu durumu çok dillendirmesem de endişe duyuyorum içten içe.
Yanlış bir şey söyleyeceğim de, hayal dünyasında bin bir soruna sebep olacağım diye tutuluyorum çoğu zaman karşısında. Kitabını hatırlamadığım için onu unutacağımı düşünebilecek kadar kuran bir yapıya sahip çünkü. Yani bunu nasıl ifade edebilirim bilemiyorum başka türlü. Mesela evvelki gün okuluna gidip ona sürpriz yaptım, kendisi sürprizlere bayılır akranları gibi, iki koca kase de bonibon götürdüm ki, arkadaşlarıyla paylaşsınlar diye. Bu gece, annem İnci Beyza'ya soruyor, "Teyzen sana sürpriz yapmış memnun oldun mu?", "Evet, ben çok memnun oldum, galiba teyzem beni seviyor. Bonibonlar getirmiş arkadaşlarımla paylaşmam için ama hiç bir arkadaşım teşekkür etmedi biliyor musun, anane! galiba onlar memnun olmadı, sevmediler teyzemi galiba, ama ben seviyorum!". Ne değişik bir bakış açısı, yüzeysel bir soruya verilen ayrıntılı bir yanıt. Demek ki İnci Beyza için teşekkür sadece belli bir durum karşısında verilen bir yanıt ya da bir iletişim biçimi değil de, gerçekten bir memnuniyet ifadesi. Annemle aralarında geçen bu diyaloğa şahit olduktan sonra, teyzesinin nereye gittiğini anlayamaması onun için ne kadar sıkıntılı bir durumdur kim bilir bunu düşünmeye başladım.
Çocuk deyip geçmemek gerekiyor, insan yaşadıkça görüyor gerçekten. 4.5 yaşında da olsa, kendi başına bir birey olduğunu, bir karakter bir hayat inşa ettiğini unutmamak gerekiyor. Ben İnci Beyza'nın sürekli yanında olamadım gelişimine şahit olamadım, olamayacağım da. Onun için elinde çantası sürekli bir yerlere giden, bir yerlerden gelen, ona sürprizler yapan,  birlikte maksimum kitap okuyup bir kaç oyun oynadıktan sonra bir yolunu bulup kaçan, kimseyle paylaşmak istemediği bir teyzeyim, çünkü en az onun kadar sıkılıyorum ben de benzer şeyler yapmaktan ve mütemadiyen aynı mekanda bulunmaktan.
Onun gözünde, uzayla ODTÜ karışımı bir yere gidiyorum uçakla ve param olduğunda en kısa zamanda geri geleceğim. Onun için en kısa zaman yarın olduğundan, bir "olleyy" narası atıveriyor, neşeyle. İnsanı en çok üzen de bu işte, bir şeyin peşine takılıp gitmeyi, onunla bu neşeyi paylaşmaktan mahrum kalmayı göze alıyoruz da, döndüğümüzde hiçbir şeyin aynı olmuyor oluşu canımızı ölesiye acıtabiliyor. Bir daha ki geldiğimde İnci Beyza biraz daha büyümüş ve değişmiş olacak. Belki uzak ne demek, onu bile anlayabilmiş olacak, ama uzak nedir, nasıl öğrendiğine asla şahit olamayacağım. Umarım uzaklık başka türlü hislere sürüklemez kuzumu. Zira, birlikte okuyacak çok kitabımız,hakkında konuşacak çok hikayemiz olacak.
Bu gadget'ta bir hata oluştu