29 Ağustos, 2012

Kızgınım ben

Değişik bir gün oldu bugün için benim. Beni çaresiz bırakıp sessizliğe iten ne varsa bir bir geçti gözümün önünden bugün. Viky başlattı aslında-ofis arkadaşım. Yani bu düşünce silsilesini o başlattı.
Şimdi düşünüyorum da ne kadar kırgınmışım aslında. Ne kadar da çok üzülmüşüm. Görmezden gelmeye alıştıklarım içten içe o kadar yıpratmış ki beni, yıpranmışlığımla yaşamaktansa kendimi görmezden gelmeyi yeğler hale gelmişim. 
Genel olarak sinirlenen ve söylenip duran bir insanımdır. Nasıl olmuş da kızgınlıklarımı bu kadar görmezden gelebilmişim ki. Şu an düşünüyorum mesela, neye kızgınım acaba, kime? Bilmem, yani öyle specific dersem yine kızacağım kendime ama aklıma da başka bir sözcük gelmiyor onun yerine kullanabileceğim. Herneyse, öyle specific olaylar, specific kimseler yok kızgın veya kırgın olduğum; ama neden yok ki ben anlamıyorum. 
Benim kırgınlığım bana  ve ben gibilere kendi yaşam alanlarında yaşamayı zorlaştıran herkese. 
Bugün Folklore Festival başladı Prag'da. Bir çok ülkeden, geniş bir yaş aralığından bir çok insan folklorik danslarını sergiliyorlar. Şanslıyım ki, Stage tam da masamın hemen yanında bulunan pencerenin önüne kuruldu. Hangi ülkeyi temsil ettiklerini bilmediğim, yaş ortalaması hayli yüksek bir grup, çok keyifli bir sunuş yaptılar. Bu gösteriyi izlerken kime kızgın olduğumu anladım, ve bu "kimlere" karşı sessiz kalmak zorunda oluşum beni tekrar bir sessizliğe itti. 
Kafam çok dağıldı şu an düşüncelerimi derli toplu ifade edemiyorum yine. 
Uzun sözün kısası, doğduğumuz ülke de bize yaşayabileceğimiz bir alan vermeyen herkese kızgınım. Ne düşündüğümüzden öte, ne giydiğimizle, ne yediğimizle, ne içtiğimizle, ilgilenen herkese kızgınım. Ne düşündüğümüzle ilgileniyormuş gibi yapıp, düşüncelerimizin sebep olabileceği anarşiden korkan herkese kızgınım. Vefasızlara, bencillere kızgınım. Sağda solda abuk subuk konuşan teyzelere, amcalara, dedelere, nenelere kızgınım (evet özellikle bu gruba çok kızgınım, yaşalarına ve uyduruk saçma sapan deneyimlerine yaslanıp davranışlarımızı düşüncelerimizi bilinçsizce değerlendiren, sırf onlardan farklı olduğumuz için yaşama alanlarımızı daha da daraltan bu insanlara çok kızgınım, pisler). Modernlere, muhafazakarlara, dindarlara, dinsizlere kızgınım sığlıklarından dolayı. Ben birey olarak kadınım dediğimde "kadın mı, o neymiş o?" diyenlere kızgınım. Önümüze konulan hedefler peşinde koşmamıza sebep olanlara (ailelere), öğretilenlere uyum sağlayamadığımızda ya da sağlayabildiğimizde sonuçları kendi tercihlerimizin sonuçlarıymış gibi bize tekrar sunanlara kızgınım. Öğretmenlere kızgınım, yetiştirdikleri opportunist gençliğe kızgınım. Ücretsiz eğitim istediği için öğrencilerini hapse atan, sonra da eğitimi ücretsiz yapan hükümete, bu hükümetin sığındığı tüm tabulara, onlara oy verenlere, bu hükümete sebep olan önceki hükümetlere kızgınım. Hepsine ayrı ayrı çok, çok kızgınım. Ama en çok da kendime kızgınım, en çok da kendime kırgın, öylece sessiz kaldığım için, bu sistemin yeniden üretiminin bir parçası olduğum için.
Sessizliğim çaresizliğimden, çaresizliğim kırgınlığımdan, kırgınlığım da kızgınlığımdan besleniyor. İnsan kendine kızgın olunca çıkamıyor arafından. Araf deyince aklıma yine Dante geldi. Dante'yi arafta ya da cehennemde bırakmayan, onu cennete ulaştıran şey Beatrice'e duyduğu aşktı. Acaba ben, hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi onun kadar tutkulu sevemediğim için mi ulaşamıyorum bir türlü huzura. Büyük ihtimal öyle... Al işte sevmelerimizi, ideallerimizi aşklarımızı samimiyetimizi kirleten herkese, büyüklere, yaşadığımız topluma bir kez daha kızdım. Yaşayacağımız kalıpları, dinleri toplumları herşeyi bizim yerimize seçen, her konuda bizim yerimize karar verebilenlerin bize bu samimiyetsizlikle nasıl mücadele edeceğimizi öğretmedikleri için onlara çok kızgınım. 
Hayır bir şey öğretmelerine gerek yoktu ki, aklımızdakiler için bir şeyler yapmamıza izin verselerdi yeterdi.
İşte bu noktada kendime kızamıyorum. Kendime ben hem çok kızıyorum, hem de hiç kızamıyorum. Sanki kızsam ne oluyor ki. netice de susuyorum. 
Ne de çok kızgınmışım arkadaş, yazdım da yazdım ya, yazının başında ne yazdığımı bile hatırlamıyorum :) Belli ki çok kızmışım.
Pislerrrrrrr, yırtık tuvalet terlikleri, kulpsuz demlikler... çok kızgınım ya... ne vardı sanki biz de özgür olabilseydik, istediğimiz gibi düşünüp sadece istediğimiz gibi yaşayabilseydik, sanki ne olurdu bıraksaydınız da sadece düşündüklerimize inansaydık.

23 Ağustos, 2012

Brecht'i ben hep özlerim

Brecht diye sayıklamaktan alamıyorum kendimi günlerdir. Ben bunu dönem dönem yaşarım, o yüzden hayli alışık olduğum bir durum. Ne zaman ki kafam karışır, konudan konuya atlamaya başlar, ben o zaman sığınacak, kafamı dinleyecek bir liman aramaya başlarım. İşte o zaman en tanıdığım en bildiğim en güvendiğim kim, ne varsa onları aramaya başlar gözlerim. Hep vefasızlık gördüğümden değil, vefayı en çok kitaplarımdan gördüğümden kitaplarıma sarılırım. Aslında sarıldığım o "şey" olan kitaplarım değil, okurken bana sundukları ya da benim onlardan almak istediklerim.
Takıntılıyımdır ben biraz. Aslında biraz değil bayağı takıntılıyımdır. Okuduğum belli kitaplar vardır mesela benim. Canım sıkıldığında okuduğum kitaplar vardır, birinden hoşlanmaya başladığımda, sinirlendiğimde, yalnız hissettiğimde, kırıldığımda, çok fazla akademik okuma yaptığımda, çok fazla roman okuduğumda... Şimdi bunları yazınca sanki hep aynı kitapları okuyormuşum gibi geldi, acaba gerçekten öyle mi yapıyorum? Yapıyor da olabilirim o potansiyeli görüyorum kendimde. Okuma listem her gün uzarken pek de doğru bir tavır içinde değilmişim gibi geldi şimdi bana. Ama nerem doğru ki sanki.
Neyse, kafam iyice dağılmadan Brecht'e geçeyim. Brecht'le 2007 yılının son çeyreğinde tanıştım. 2007 yılı hayatımda önemli bir yıl benim. ODTÜ de henüz taze bir siyaset bilimi öğrencisiyken, kendimi sorguladığım, hayal kırıklıklarımla baş başa kaldığım, kendime bir yol çizdiğim, "neden buradayım?"ı sorguladığım, okulu bırakıp sonra geri döndüğüm bir yıl 2007. Hayatımda her şeyi ilk kez aşırılıklarıyla yaşadığım ve bedelleri ne olursa olsun verdiğim her kararın arkasında duracağıma ve yabancılaşmayacağıma karar verdiğim bir yıldır gerçekten; ki "yabancılaşma" kavramını da bu zaman diliminde içselleştirmiştim zaten. Benim hayatımın dönüm noktalarından biridir yani ve bunda Brecht'in rolü de büyüktür.
Ibsen'in bir oyunu sergileniyordu o sene Ankara Devlet tiyatrolarında, Küçük Tiyatro'da izleme fırsatı bulmuştum, "Bir Halk Düşmanı" (iki kişilik biletimle tek başıma, biraz buruk; tabi bu sonraları alıştığım bir durum haline gelmişti).  Bu oyun o dönem gördüğüm, eleştirdiğim ama içinden çıkamadığım ne varsa hepsini gözler önüne seriyordu, doğru söylemek yetmiyordu bazen toplumda kendini ifade edebilmek için. O dönem, benim için söylenen şeyin doğru olmasından öte söyleyen kişinin dinlenilmesi önemliydi. Ancak kimse kimseyi dinlemiyordu, her kafadan bir ses çıkıyordu. Herkes yanlış, söylenen her şey bir diğerine göre bir yalandan ibaretti. Kim işine nasıl geliyorsa öyle inanıyor, öyle konuşuyor ve sadece işine geleni dinliyordu. Aslında bu sadece o dönem olan bir şey değildi. Bu insanların, insanlığın yüzyıllar evvel kapıldığı bir hastalıktı ve bunun farkında değillerdi. Şey gibi, hani insan şizofren olduğunu bilmezmiş ya onun gibi.
Ben o oyunu izleyene kadar sorunun sadece bende olduğunu düşünürdüm, kendimi ifade edemediğimi ya da dinletmeyi başaramadığımı. İnsan dönem dönem düşünür ya öyle, sanki yaşadığı çevrede bütün sıkıntıların kaynağı oymuş ya da "bu adaletsiz dünyanın bütün yükü" onun sırtındaymış gibi. İşte bütün dünyanın yükünün aslında benim sırtımda olmadığını, aynı sıkıntıları 19. yüzyılın son çeyreğinde bir yazarın benden çok daha şiddetli bir sancıyla yaşadığını ve bunu mükemmel bir üslupla bir oyun haline getirdiğini, o zaman gördüm.
Bu gerçekle yüzleşmemi sağlayan Ibsen ve yazdıklarıdır. İşte takıntılı bir şekilde Ibsen okuduğum o dönemde tanıştım Brecht'le.
Ibsen'e dair bir şeyler daha öğrenebileceğim umuduyla okuduğum bir kitapta, Brecht'le bir karşılaştırması yapılıyordu (Drama üzerineydi yazılanlar). Ibsen oyunlarında daha seri bir üslup kullanıyordu hep birbirini takip eden sahneler şeklinde, Brechtse öyle değildi. Brecht'in üslubu biraz daha farklıydı kitaba göre, onun sahneleri birbirinden kopuk olabiliyordu, yani nasıl anlatılır bilmiyorum tiyatro terimlerine oldukça uzağım ama şöyle yani sahneler birbiri üzerine inşaa edilmiyor, aralarındaki bağ oldukça zayıf bir şekilde kuruluyor böylece izleyici sahneleri kendince yorumlayabiliyor ve farklı sonuçlara varabiliyordu. Ibsenın oyunlarında sonuca kendiliğinden varıyordunuz neyin doğru neyin yanlış olduğu tam olarak Ibsen'in perspektifinden sunuluyordu, oysa ki Brecht -kitaba göre- eleştirilerini en açık şekilde sunarken sonucu izleyicilere bırakıyordu. Oldukça ilgi çekici bir yorum ve açıklama olmuştu benim için. Çünkü ben düşüncelerimi toplamakta ve anlatırken bağlantılar kurmakta hayli zorlanıyordum (Brechtse bunu özellikle yapıyordu).
O zamana kadar Brecht benim için Marxist bir yazardı, hakkında daha fazlasını bilmiyordum. Eleştiriyi açıkça sunmak ama sonucu izleyiciye bırakmak fikri benim için hayli yeni, enteresan bir fikirdi. Bu da beni Brecht'e yönlendirmeye yetmişti.
Okuduğum ilk eseri "Üç kuruşluk Opera"idi. Sonra diğer eserleri ve günceleri takip etti tabi ki. Başucu kitaplarım haline geldiler, ne zaman çok yalnız kaldığımı hissetsem sarılırım Brecht'e. Şimdi böyle deyince, Brecht'in alelade aşk romanları oyunları vs yazdığı da anlaşılsın istemem tanımayanlar tarafından. Brecht dünyalıdır benim gözümde, ötesiyle berisiyle işi yoktur dünyanın, aşkı da bu dünyada yaşar, nefreti de. Hesapları da bu dünyalıktır. Adalete, eşitliğe, özgürlüğe, sanata aşka olan inancı "insan"lığından beslenir, benim gibi romantik sebepleri yoktur, komünisttir ve toplumda kendini böyle konumlandırdığı için sürgünde yaşamıştır. Bense hep sürgünde yaşadığımı hissetmiş, yaşadığım dünyanın bir parçası olmaya çalıştıkça ondan kopmuşumdur. Başka bir deyişle, Brecht, ben ne olmak isteyip de olamadıysam odur benim için. Dostumdur, arkadaşımdır, yoldaşımdır. Kendimi anlatmak benim için ne kadar  gereksizse, Brecht'i anlatmak da o kadar gereksizdir. İşte bu yüzden Brecht'i anlatmaya çalışmayacağım burada, zaten istesem de başaramam. Severim, özlerim, sayıklarım sıkça kendisini, bu konuda çoğu zaman kendimi tekrardan da öteye gidemem.

Henüz Prag'da yalnızım, kitaplarımı taşıyamadım yanımda, eksiğim o yüzden. Eksik olduğum kadar yalnızım, yalnız olduğum kadar da eksik. Hani kitaplarım olsa, bir Brecht'im olsa mesela, beni bu dünyadan koparmadan sadece kendi gerçekliğimden çekip kurtarsa bir süreliğine...

21 Ağustos, 2012

Ofis Güncesi I

Yaklaşık bir on gündür ofiste üniversitenin İtalyan üniversiteleriyle yaptığı anlaşmaları kontrol edip yapılması gereken değişiklikleri yapıyor veya anlaşmaları uzatıyorum. Ofiste kimsenin yapmak istemediği işlerden birisi aslında o yüzden olsa gerek bu iş stajyerlere kalıyor. İtalya'dan önce Türkiye ve İngiltere ile olan anlaşmaları yenilemiştim onlar oldukça kolay ve sıkıcıydılar çünkü Türkiye ile olan işlerimi Türkçe İngiltere olan işlerimi İngilizce hallediyordum. Dolayısıyla sorduğum her soru anlaşılıyor ve verilen yanıtlar sorunlara kısa vadede de olsa çözümler üretiyordu. Fakat İtalya da durum çok farklı. gerçekten çok farklı ve komik.
Şuan bunları yazarken bile gülümsüyorum. Mesela üniversitelerin internet siteleri çok enteresan, siteler doğal olarak İtalyanca kurulmuş ve hemen hemen her sitenin İngilizce versiyonu "mevcut" hatta Çincesi, Japoncası ve Almancası olanlar bile var. Ancak durum şu ki, İngilizce versiyonunu seçtiğinizde dahi herhangi bir linke tıkladığınızda site otomatik olarak İtalyancaya dönüyor. İlk başlarda bunu her yaşadığımda ateş basıyordu sinirden ama sonraları alıştım, hatta iyi bile oldu, İtalyanca pratiği yapmış oluyorum. Neyse, zoraki iletişime geçebileceğim kimseleri buluyorum işte asıl sorun bu noktada başlıyor. Çünkü benim sevgili italyan muhataplarım ya sorularımı anlamıyorlar - ki sorduğum sorular zaten önceden belirlenmiş muhtemelen her yıl sorulan sorular - ya da gerçekten anlamamazlıktan geliyorlar. Bunu ayırt etmekte zorlanıyorum, çünkü aldığım yanıtlar sorulardan bağımsız böyle uzaya bırakılmış hani denk gelir de bir yerinden tutarsan işine yarar türden yanıtlar. Betimleyemiyorum bile. Çözüm üretemiyorum, onların çözüm ürettiklerini düşünerek verdikleri cevaplar da kısa vadede bile ihtiyaçlarımıza yanıt vermiyor :) Ama gerçekten çok eğleniyorum. Maillere gülücükler ekleyen tek uluslararası ofis çalışanları İtalya'da mesela. İtalya'ya gelirseniz buraya da bekleriz sizi misafir etmek bizi sevindirir gibi ifadeler kullanıyorlar. :) Fakat, "Anlaşmamız son 3 ayına girmiş ancak bu süre zarfında ülkenizde değişim öğrencisi olacak öğrencilerimiz var, bu durumda biz bu öğrencileri ya yollayamayacağız, ya da anlaşmayı yenilememiz gerekiyor, bu durumda öneriniz nedir?" gibi bir soru sorduğunuzda bu sorunuzu, onlara anlaşılır kılmak için en az bir üç mail daha atmanız ve bunu yaparken başlangıç seviyesinde İngilizce kullanmanız, mümkünse gülücükler ve iyi niyetlerle mailinizi süslemeniz gerekiyor, ki sizi sevip kaale alsınlar da bir sonraki mailinize cevap yazsınlar :).

Sıcak havalar işimi biraz daha zorlaştırıp beni hayattan bezdirse de İtalya ile olan bu işim hiç bitmesin istiyorum. İrtibata geçtiğim her okulun bulunduğu şehri araştırma ve sanal da olsa görme şansım oluyor çünkü. Ha, bunun kötü bir yanı var tabi ki: gezi listem gitgide kabarıyor ve sözde gezdiğim İtalya da ne de çok gezmediğim yer olduğunu farkediyorum. İtalya'ya olan muhabbetimin artması ve altın çağımın daha da gerilere yaklaşıyor olması da diğer dezavantajlar arasında tabii ki.

Düşününce benim İtalya'ya olan muhabbetim de oldukça romantik aslında. Rafael'in madonnaları, Michelengelo'nun mahşer sahnesi -ki bu sahne aklımda bu dünyaya ait olmayan, 'başka bir dünya'ya ait olabilecek tek imgedir-, Botticelli'nin Venüsü; Dante, Calvino, Dario Fo, Lunari, Pavese, Tamarro, Vivaldi yani hayal dünyama bir şekilde girmiş şu an aklıma gelen italyan kim varsa onlara ve onların dünyasına duyduğum meraktan beslenen bir muhabbet bu.

Ben İtalya'yı severim, İtalya beni sever mi bilmem. Ancak durum ne olursa olsun, bir ülkeye, bir tarihe veya bu tarihten bu coğrafyadan beslenen sanata müziğe her neyse işte onunla ilgili olan herhangi bir şeye muhabbet duymak, burayla ilgili olan en boktan işi bile sevimli hale getirebiliyorsa, gerçekten "sevgi" - sadece ide bile olsa - yüzyıllardır yazarların şairlerin bıkmadan yılmadan anlattığı gibi kilit bir role sahip insan hayatında diye düşünüyorum bugün. Hem öyle olmasa, bir erkek bir kadını gerçekten sevemese mesela Dante Beatrice'e ulaşmak için çıkar mıydı yolculuğuna, Dario Fo insanı gerçekten insan olduğu için sevmeseydi ezilenin tarafında sergileyebilir miydi, "Japon Kuklası"nı ya da "Bir Anarşistin Ölümü"nü, ya da Rafael sevmeseydi bakire Meryem'i veya tanrısını, duvarlarını "Madonna"lar ile süslemeyi tercih eder miydi kutsal saydığı yerlerin!

Ben onlarla hiç tanışmamış olsam bugün burada olur muydum?  Olmazdım, olamazdım. Çünkü benim aşka, insana duyduğum sevgi, muhabbet, inanç - siz nasıl adlandırıyorsanız- benim dünyayla olan ilişkilerim, onların kurdukları bu imgeler dünyasından besleniyor. Sadece besleniyor demek kendince kibirli bir tavır olabilir aslında, ama zaten küçücük dünyamdan yola çıkarak vardığım bu koca sonuç da kendi içerisinde oldukça kibirli diye de düşünmüyor değilim. Hadi bakalım, bugün de böyle olsun.

(Dari Fo deyince aklıma Brecht geldi, çok özledim Brecht okumayı.)

18 Ağustos, 2012

Olgunlaşmak "Norm"alleşmektir.

Kendimden uzaklaşmak mıydı gerçekten olgunlaşmak?
Bu soruyla o kadar meşgul ki kafam, başka herhangi bir şeye aklımı veremez oldum. Hayır, verdiğim cevaplarla da tatmin edemiyorum ki kendimi. Cevabı çok basit aslında; yaşadığın toplumun ailenin çevrenin sana dayattığı, normal olarak gösterdiği normları kabul etmek ve sana çizdiği çerçeve içerisinde yaşamaktır temelde olgunlaşmak. Başka bir deyişle, başkalarının senin için öngördüğü bu hayatı onların sınırları içerisinde yaşamaktır olgunlaşmak. İstenileni sunmakta zorlanırsan eğer aykırı olursun, ya da ham, belki çocuk, belki asi, tabi radikal ya da şımarık da olabilirsin. Eğer umurundaysa tabi. Bu sıfatlardan herhangi biriyle hitap edilmemek için insanın kendinden uzaklaşmasına değer mi? Değmez biliyorum ama yine de bir şeyler eksik yani sırf kendi istediğin gibi olmak için ya da istediğin gibi yaşamak için etrafındaki her şeyi yıkıp dökmeye de değer mi onu da bilmiyorum.
Neyse, ben herkesten uzak kendime bu kadar yakınken bu yazımı tamamlamamış olayım.  En azından bu seferlik bırakayım dağınık kalsın.

12 Ağustos, 2012

Gülüşlerim Histerik

Yazdıklarımı paylaşmanın anlamlı olup olmadığını sorgulayıp durmaktan çok uzun zamandır paylaşmak için yazmayı ihmal ettiğimi farkettim. Paylaşmak için yazmak zor, ihmalimin kaynağı esasen o. Düşündüklerimi tarafımdan sansürlemek kadar canımı sıkan başka bir şey yok çünkü. Yaz sil, yaz sil, ne anlaşılır ne düşünülür tereddütleri...

İnsan kendi için yazdığında bu kadar zorlanmıyor. Yani insanın kendi kendine yazması çok kolay, yanlış anlaşılmalara mahal vermediğinden düzeltmelere de gerek kalmıyor. Hem ne bileyim sövebiliyor insan kendine rahatça. Ya da kendi kendini kendi gözleri önünde küçük düşürüp bundan keyif alabiliyor. "Ah Kübra Ah!" dediğinde ne olduğunu, neden bu tepkiyi verdiğini biliyorsun mesela, o yüzden açıklamaya gerek duymuyorsun. Başka bir deyişle, sen kendi kendini 'çoğu zaman' anladığından anlaşılma gayreti göstermene gerek kalmıyor.  Enteresan bir noktaya değindim sanırsam; acaba bu yüzden mi güncelerini okuduğum yazarlara daha bir içten bağlanıyorum (kendim için enteresan bir nokta). Bilmem, olabilir. 

Sitemim anneme aslında bunları yazarken... Neden böyle mutsuzsun deyip durdu. Oysa ki mutsuz değilim ben, sadece gülmek istemedi canım. buradan şunu çıkarıyorum, mütemadiyen güldüğüm için mütemadiyen mutlu olduğum izlenimini yaratıyorum üzerinizde. Böyle bir şey mümkün değil ki, nasıl olabilir? Yani ne bileyim, insan mutsuz olduğunda da gülebilir ama mutsuz olduğu anlaşılsın da isteyebilir; o zaman ben mutsuzum gülmelerime kanmayın mı demeli insan? Yani her durumda açıklamalı mı insan kendini? Bazen sadece gülmek istemez canı insanın, bazen sadece konuşmak istemez, bazense sadece hiçbir şey istemez. Bazen içi kan ağlarken gülebilir insan, ya da sevinçten ağlayabilir, sosyal bir hayvan olmanın sorunsalı mıdır sadece "açıklama zorunluluğu kendini" üstelik bazen açıklayacak hiçbir şey yokken? Velhasılı annem şuan mutsuz olduğuma inandırdı beni. Ben annemi arasam yeniden 'annecim iyiyim' desem antlar içsem inandıramam onu, inanmadığı gibi uyuyamaz bütün gece, kafasında kuruyordur da, onun gözünde "hangi dertlere gark olmuşumdur kim bilir ben şimdi". Yarın bir baş ağrısıyla uyanır ve annemin bu hezeyanı değdiği, dokunduğu her yeri kendine benzetir. Ben bu fikirlerden beslenerek bütün gece annemi düşünür ve uyuyamam. Olur da, kitabın bir yerinde sızarsam, annemle mutsuzluğumu paylaşmaya rüyalarımda devam ederiz. İşte bu yüzden, genelde az ve boş konuşmayı, çokça gülmeyi tercih ediyorum, normal davranıyorum ki; kimselere kendimi açıklamak zorunda kalmayayım. Bu yüzden genelde paylaşmak için yazmayı tercih etmiyorum. En azından tek özgürlük alanım olan bu alanı da "normalleştirmek" zorunda kalmayayım. 

Nereden nereye geldim bu gece. Annem "neden mutsuzsun hadi paylaş annecim" ısrarlarına başlamadan hemen önce İtalya da faşizmi, baskılar altında yaşanan aşkları, özgürlükler içerisinde yaşanamayan aşkları, adına, uğruna şiirler şarkılar yazdıran kadınları, özellikle de Beatrice'i düşünüyordum, "Una notte a Napoli" şarkısına referansla. Danilo, çok sevdiğim, uzun zamandır keyifle dinlediğim bu şarkıyla ilgili anektotlarını benimle paylaşmıştı çünkü hemen öncesinde.
Evet ben çok gülüyorum, hep gülüyorum, mütemadiyen gülüyorum, ama gülmelerim de susmalarım kadar anlamsız sizin için. Bırakın öyle kalsınlar!
Bu gadget'ta bir hata oluştu