23 Ağustos, 2012

Brecht'i ben hep özlerim

Brecht diye sayıklamaktan alamıyorum kendimi günlerdir. Ben bunu dönem dönem yaşarım, o yüzden hayli alışık olduğum bir durum. Ne zaman ki kafam karışır, konudan konuya atlamaya başlar, ben o zaman sığınacak, kafamı dinleyecek bir liman aramaya başlarım. İşte o zaman en tanıdığım en bildiğim en güvendiğim kim, ne varsa onları aramaya başlar gözlerim. Hep vefasızlık gördüğümden değil, vefayı en çok kitaplarımdan gördüğümden kitaplarıma sarılırım. Aslında sarıldığım o "şey" olan kitaplarım değil, okurken bana sundukları ya da benim onlardan almak istediklerim.
Takıntılıyımdır ben biraz. Aslında biraz değil bayağı takıntılıyımdır. Okuduğum belli kitaplar vardır mesela benim. Canım sıkıldığında okuduğum kitaplar vardır, birinden hoşlanmaya başladığımda, sinirlendiğimde, yalnız hissettiğimde, kırıldığımda, çok fazla akademik okuma yaptığımda, çok fazla roman okuduğumda... Şimdi bunları yazınca sanki hep aynı kitapları okuyormuşum gibi geldi, acaba gerçekten öyle mi yapıyorum? Yapıyor da olabilirim o potansiyeli görüyorum kendimde. Okuma listem her gün uzarken pek de doğru bir tavır içinde değilmişim gibi geldi şimdi bana. Ama nerem doğru ki sanki.
Neyse, kafam iyice dağılmadan Brecht'e geçeyim. Brecht'le 2007 yılının son çeyreğinde tanıştım. 2007 yılı hayatımda önemli bir yıl benim. ODTÜ de henüz taze bir siyaset bilimi öğrencisiyken, kendimi sorguladığım, hayal kırıklıklarımla baş başa kaldığım, kendime bir yol çizdiğim, "neden buradayım?"ı sorguladığım, okulu bırakıp sonra geri döndüğüm bir yıl 2007. Hayatımda her şeyi ilk kez aşırılıklarıyla yaşadığım ve bedelleri ne olursa olsun verdiğim her kararın arkasında duracağıma ve yabancılaşmayacağıma karar verdiğim bir yıldır gerçekten; ki "yabancılaşma" kavramını da bu zaman diliminde içselleştirmiştim zaten. Benim hayatımın dönüm noktalarından biridir yani ve bunda Brecht'in rolü de büyüktür.
Ibsen'in bir oyunu sergileniyordu o sene Ankara Devlet tiyatrolarında, Küçük Tiyatro'da izleme fırsatı bulmuştum, "Bir Halk Düşmanı" (iki kişilik biletimle tek başıma, biraz buruk; tabi bu sonraları alıştığım bir durum haline gelmişti).  Bu oyun o dönem gördüğüm, eleştirdiğim ama içinden çıkamadığım ne varsa hepsini gözler önüne seriyordu, doğru söylemek yetmiyordu bazen toplumda kendini ifade edebilmek için. O dönem, benim için söylenen şeyin doğru olmasından öte söyleyen kişinin dinlenilmesi önemliydi. Ancak kimse kimseyi dinlemiyordu, her kafadan bir ses çıkıyordu. Herkes yanlış, söylenen her şey bir diğerine göre bir yalandan ibaretti. Kim işine nasıl geliyorsa öyle inanıyor, öyle konuşuyor ve sadece işine geleni dinliyordu. Aslında bu sadece o dönem olan bir şey değildi. Bu insanların, insanlığın yüzyıllar evvel kapıldığı bir hastalıktı ve bunun farkında değillerdi. Şey gibi, hani insan şizofren olduğunu bilmezmiş ya onun gibi.
Ben o oyunu izleyene kadar sorunun sadece bende olduğunu düşünürdüm, kendimi ifade edemediğimi ya da dinletmeyi başaramadığımı. İnsan dönem dönem düşünür ya öyle, sanki yaşadığı çevrede bütün sıkıntıların kaynağı oymuş ya da "bu adaletsiz dünyanın bütün yükü" onun sırtındaymış gibi. İşte bütün dünyanın yükünün aslında benim sırtımda olmadığını, aynı sıkıntıları 19. yüzyılın son çeyreğinde bir yazarın benden çok daha şiddetli bir sancıyla yaşadığını ve bunu mükemmel bir üslupla bir oyun haline getirdiğini, o zaman gördüm.
Bu gerçekle yüzleşmemi sağlayan Ibsen ve yazdıklarıdır. İşte takıntılı bir şekilde Ibsen okuduğum o dönemde tanıştım Brecht'le.
Ibsen'e dair bir şeyler daha öğrenebileceğim umuduyla okuduğum bir kitapta, Brecht'le bir karşılaştırması yapılıyordu (Drama üzerineydi yazılanlar). Ibsen oyunlarında daha seri bir üslup kullanıyordu hep birbirini takip eden sahneler şeklinde, Brechtse öyle değildi. Brecht'in üslubu biraz daha farklıydı kitaba göre, onun sahneleri birbirinden kopuk olabiliyordu, yani nasıl anlatılır bilmiyorum tiyatro terimlerine oldukça uzağım ama şöyle yani sahneler birbiri üzerine inşaa edilmiyor, aralarındaki bağ oldukça zayıf bir şekilde kuruluyor böylece izleyici sahneleri kendince yorumlayabiliyor ve farklı sonuçlara varabiliyordu. Ibsenın oyunlarında sonuca kendiliğinden varıyordunuz neyin doğru neyin yanlış olduğu tam olarak Ibsen'in perspektifinden sunuluyordu, oysa ki Brecht -kitaba göre- eleştirilerini en açık şekilde sunarken sonucu izleyicilere bırakıyordu. Oldukça ilgi çekici bir yorum ve açıklama olmuştu benim için. Çünkü ben düşüncelerimi toplamakta ve anlatırken bağlantılar kurmakta hayli zorlanıyordum (Brechtse bunu özellikle yapıyordu).
O zamana kadar Brecht benim için Marxist bir yazardı, hakkında daha fazlasını bilmiyordum. Eleştiriyi açıkça sunmak ama sonucu izleyiciye bırakmak fikri benim için hayli yeni, enteresan bir fikirdi. Bu da beni Brecht'e yönlendirmeye yetmişti.
Okuduğum ilk eseri "Üç kuruşluk Opera"idi. Sonra diğer eserleri ve günceleri takip etti tabi ki. Başucu kitaplarım haline geldiler, ne zaman çok yalnız kaldığımı hissetsem sarılırım Brecht'e. Şimdi böyle deyince, Brecht'in alelade aşk romanları oyunları vs yazdığı da anlaşılsın istemem tanımayanlar tarafından. Brecht dünyalıdır benim gözümde, ötesiyle berisiyle işi yoktur dünyanın, aşkı da bu dünyada yaşar, nefreti de. Hesapları da bu dünyalıktır. Adalete, eşitliğe, özgürlüğe, sanata aşka olan inancı "insan"lığından beslenir, benim gibi romantik sebepleri yoktur, komünisttir ve toplumda kendini böyle konumlandırdığı için sürgünde yaşamıştır. Bense hep sürgünde yaşadığımı hissetmiş, yaşadığım dünyanın bir parçası olmaya çalıştıkça ondan kopmuşumdur. Başka bir deyişle, Brecht, ben ne olmak isteyip de olamadıysam odur benim için. Dostumdur, arkadaşımdır, yoldaşımdır. Kendimi anlatmak benim için ne kadar  gereksizse, Brecht'i anlatmak da o kadar gereksizdir. İşte bu yüzden Brecht'i anlatmaya çalışmayacağım burada, zaten istesem de başaramam. Severim, özlerim, sayıklarım sıkça kendisini, bu konuda çoğu zaman kendimi tekrardan da öteye gidemem.

Henüz Prag'da yalnızım, kitaplarımı taşıyamadım yanımda, eksiğim o yüzden. Eksik olduğum kadar yalnızım, yalnız olduğum kadar da eksik. Hani kitaplarım olsa, bir Brecht'im olsa mesela, beni bu dünyadan koparmadan sadece kendi gerçekliğimden çekip kurtarsa bir süreliğine...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu gadget'ta bir hata oluştu