21 Ağustos, 2012

Ofis Güncesi I

Yaklaşık bir on gündür ofiste üniversitenin İtalyan üniversiteleriyle yaptığı anlaşmaları kontrol edip yapılması gereken değişiklikleri yapıyor veya anlaşmaları uzatıyorum. Ofiste kimsenin yapmak istemediği işlerden birisi aslında o yüzden olsa gerek bu iş stajyerlere kalıyor. İtalya'dan önce Türkiye ve İngiltere ile olan anlaşmaları yenilemiştim onlar oldukça kolay ve sıkıcıydılar çünkü Türkiye ile olan işlerimi Türkçe İngiltere olan işlerimi İngilizce hallediyordum. Dolayısıyla sorduğum her soru anlaşılıyor ve verilen yanıtlar sorunlara kısa vadede de olsa çözümler üretiyordu. Fakat İtalya da durum çok farklı. gerçekten çok farklı ve komik.
Şuan bunları yazarken bile gülümsüyorum. Mesela üniversitelerin internet siteleri çok enteresan, siteler doğal olarak İtalyanca kurulmuş ve hemen hemen her sitenin İngilizce versiyonu "mevcut" hatta Çincesi, Japoncası ve Almancası olanlar bile var. Ancak durum şu ki, İngilizce versiyonunu seçtiğinizde dahi herhangi bir linke tıkladığınızda site otomatik olarak İtalyancaya dönüyor. İlk başlarda bunu her yaşadığımda ateş basıyordu sinirden ama sonraları alıştım, hatta iyi bile oldu, İtalyanca pratiği yapmış oluyorum. Neyse, zoraki iletişime geçebileceğim kimseleri buluyorum işte asıl sorun bu noktada başlıyor. Çünkü benim sevgili italyan muhataplarım ya sorularımı anlamıyorlar - ki sorduğum sorular zaten önceden belirlenmiş muhtemelen her yıl sorulan sorular - ya da gerçekten anlamamazlıktan geliyorlar. Bunu ayırt etmekte zorlanıyorum, çünkü aldığım yanıtlar sorulardan bağımsız böyle uzaya bırakılmış hani denk gelir de bir yerinden tutarsan işine yarar türden yanıtlar. Betimleyemiyorum bile. Çözüm üretemiyorum, onların çözüm ürettiklerini düşünerek verdikleri cevaplar da kısa vadede bile ihtiyaçlarımıza yanıt vermiyor :) Ama gerçekten çok eğleniyorum. Maillere gülücükler ekleyen tek uluslararası ofis çalışanları İtalya'da mesela. İtalya'ya gelirseniz buraya da bekleriz sizi misafir etmek bizi sevindirir gibi ifadeler kullanıyorlar. :) Fakat, "Anlaşmamız son 3 ayına girmiş ancak bu süre zarfında ülkenizde değişim öğrencisi olacak öğrencilerimiz var, bu durumda biz bu öğrencileri ya yollayamayacağız, ya da anlaşmayı yenilememiz gerekiyor, bu durumda öneriniz nedir?" gibi bir soru sorduğunuzda bu sorunuzu, onlara anlaşılır kılmak için en az bir üç mail daha atmanız ve bunu yaparken başlangıç seviyesinde İngilizce kullanmanız, mümkünse gülücükler ve iyi niyetlerle mailinizi süslemeniz gerekiyor, ki sizi sevip kaale alsınlar da bir sonraki mailinize cevap yazsınlar :).

Sıcak havalar işimi biraz daha zorlaştırıp beni hayattan bezdirse de İtalya ile olan bu işim hiç bitmesin istiyorum. İrtibata geçtiğim her okulun bulunduğu şehri araştırma ve sanal da olsa görme şansım oluyor çünkü. Ha, bunun kötü bir yanı var tabi ki: gezi listem gitgide kabarıyor ve sözde gezdiğim İtalya da ne de çok gezmediğim yer olduğunu farkediyorum. İtalya'ya olan muhabbetimin artması ve altın çağımın daha da gerilere yaklaşıyor olması da diğer dezavantajlar arasında tabii ki.

Düşününce benim İtalya'ya olan muhabbetim de oldukça romantik aslında. Rafael'in madonnaları, Michelengelo'nun mahşer sahnesi -ki bu sahne aklımda bu dünyaya ait olmayan, 'başka bir dünya'ya ait olabilecek tek imgedir-, Botticelli'nin Venüsü; Dante, Calvino, Dario Fo, Lunari, Pavese, Tamarro, Vivaldi yani hayal dünyama bir şekilde girmiş şu an aklıma gelen italyan kim varsa onlara ve onların dünyasına duyduğum meraktan beslenen bir muhabbet bu.

Ben İtalya'yı severim, İtalya beni sever mi bilmem. Ancak durum ne olursa olsun, bir ülkeye, bir tarihe veya bu tarihten bu coğrafyadan beslenen sanata müziğe her neyse işte onunla ilgili olan herhangi bir şeye muhabbet duymak, burayla ilgili olan en boktan işi bile sevimli hale getirebiliyorsa, gerçekten "sevgi" - sadece ide bile olsa - yüzyıllardır yazarların şairlerin bıkmadan yılmadan anlattığı gibi kilit bir role sahip insan hayatında diye düşünüyorum bugün. Hem öyle olmasa, bir erkek bir kadını gerçekten sevemese mesela Dante Beatrice'e ulaşmak için çıkar mıydı yolculuğuna, Dario Fo insanı gerçekten insan olduğu için sevmeseydi ezilenin tarafında sergileyebilir miydi, "Japon Kuklası"nı ya da "Bir Anarşistin Ölümü"nü, ya da Rafael sevmeseydi bakire Meryem'i veya tanrısını, duvarlarını "Madonna"lar ile süslemeyi tercih eder miydi kutsal saydığı yerlerin!

Ben onlarla hiç tanışmamış olsam bugün burada olur muydum?  Olmazdım, olamazdım. Çünkü benim aşka, insana duyduğum sevgi, muhabbet, inanç - siz nasıl adlandırıyorsanız- benim dünyayla olan ilişkilerim, onların kurdukları bu imgeler dünyasından besleniyor. Sadece besleniyor demek kendince kibirli bir tavır olabilir aslında, ama zaten küçücük dünyamdan yola çıkarak vardığım bu koca sonuç da kendi içerisinde oldukça kibirli diye de düşünmüyor değilim. Hadi bakalım, bugün de böyle olsun.

(Dari Fo deyince aklıma Brecht geldi, çok özledim Brecht okumayı.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu gadget'ta bir hata oluştu