29 Eylül, 2012

Tüm şanslı teyzelere gelsin :)

Japon kızı gülümsemesi :))) Göksu'yla Beypazarı'nda yıllar yıllar evvel :))
Düşünüyorum da teyzelerim olmasaydı hayatım ne kadar da sıkıcı, ne kadar da farklı olurdu.

İnsanın çokça teyzesinin olması ne kadar keyiflidir bir bilseniz. Tadına doyum olmaz. Birisi ağlarsa hepsi ağlar, birisi gülerse hepsi güler. Kavgası da, kahkahası da eksik olmaz. Çocukken çoğu zaman hayatını zorlaştırırlar insanın. Düşünsenize insan bir anneyle bile anlaşmakta zorlanırken, hele ergenlikte bir tanesiyle zor idare ederken insanın 6 tane teyzesinin olması inanılmaz zordur. Hepsi sana nasıl davranılması, nasıl oturup kalkılması gerektiğini, nasıl saygılı olunacağını, nasıl edepli oturulacağını, nasıl hanım hanımcık davranılacağını, nasıl yemek yenileceğini  vs vs - bu liste o kadar uzun ki düşünürken bile fenalık basıyor :) - kendilerince anlatır dururlar. Hele de kuzenler olarak hepiniz kadınsanız ve her biri hepiniz için defalarca bıkmadan, usanmadan tekrarlanıyorsa.... Aman tanrım inanın çekilir çile değildir :).
Güzel  yanı nedir biliyor musunuz insanın 6 teyzesinin olmasının, asla ama asla yalnız kalmanız mümkün değildir, anlaşılmadığınızı hissettiğiniz an içlerinden birisi fenerini tutuverir karanlığınıza. Yani, her seferinde sığınacak bir liman bulursunuz kendinize. Haa, bazen 6'sı birden o feneri gözünüze gözünüze de tutuverir, işte o zaman gel gör şenliği :)). Benim teyzelerimin hayatımda yeri çok büyüktür, bunlar hiç konuşulmasa da onlar bilirler. Her birinden başka bir şey öğrenmiş, hayatımın farklı zamanlarında farklı bir tanesine musallat olmuşumdur. Kavga ettiğimiz gibi, karnımıza kramplar girene kadar gülmüşüzdür de hep beraber.
Özellikle başarılarımda yeri büyüktür her birinin, maddi manevi destekleri göz ardı edilir gibi değildir.
Ben bugün yine teyzelerden bahsetmek istedim ama bahsetmemek mümkün değil ki, insanın acısına annesinden başka bir de ancak teyzesi yanar.
Bugünün gündem teyzesi Sibel teyze, Göksu'nun biricik teyzesi. Göksu'nun çizmelerini ben Berlin'e götüreyim diye bugün Ortaköy'e teyzemlerin dükkana bıraktılar. Benden, Göksu'dan ve anne babalarımızdan bağımsız. Tamamen teyze ve eniştelerin emeği ve sevgisi... Nasıl ifade edebilirim kelimelerle bilmiyorum ama bu çok güzel çok hoş bir duygu. Çizmelerin yanına sıkıştırılmış bir kaç çift yeni çorap... İnsanın ancak annesi düşünebilir bunu, 'Kuzuma çorap da göndereyim' diye. İnsanın bir tane de olsa, 6 tane de olsa niceliğine takılmadan  teyzesi olmalı derim ben hep, olmalı ki ağladığın ağladığına, güldüğün güldüğüne değsin.
Kafam dağıldı yine.
Teyzelerimle, eniştelerimle, sayısı her geçen yıl artan kuzenlerimle, biz kocaman koskocaman bir aileyiz (2 tane de dayım, amcalarım ve halam da var benim, kimseyi dışarıda bırakmak istemem, beni yanlış anlamayın lütfen, çünkü anne teyze yarısıdır, farklıdır teyzeler hep.). Kalabalıklığımızdan kaynaklanan gürültü beni her seferinde yoruyor olduğundan, onları özlediğimde hayallerimi hep mute modda kuruyorum.
Hayallerim hangi modda olursa olsun sevgili teyzoşlarım, ben sizi çok seviyorum, enişteciklerimi de yavruları da :))
Bugün buradan "her birinize"  ve "Sibel teyze"ye ve yeryüzündeki sevgi topağı olmuş tüm teyzelere,  kendi adıma ve acizane Göksu adına teşekkür ediyorum. Ayrıca çok şanslısınız bizim gibi yeğenleriniz olduğu için ;)
Arz ederim.

28 Eylül, 2012

Teyze Anne Yarasıdır, İnanırım

İnci Beyza kavramları henüz öğreniyor ancak bir çoğunu algılamakta zorlanıyor. Aslında çok sorgulamaması gerekir ancak duyduğu her şeyi somutlaştırmak ihtiyacı hissediyor. Son zamanlarda da nereye gittiğim ile ilgili bir takım sorunlar yaşıyoruz. Aramızdaki bir diyalog:
İB: "Teyze, sen şimdi ODTÜ'ye mi gidiyorsun?"
K:  "Hayır teyzecim ben başka bir ülkeye gidiyorum."
İB:  "Başka bir ülke ne demek Ankara'ya mı gidiyorsun?"
K:  "Hayır teyzecim ben Ankara'dan taşındım ya hani, başka bir ülkeye gidiyorum ben konuşmuştuk ya daha önce. Biraz daha uzak Ankara'dan, genelde uçakla gidilir."
İB:  "Hmm, gezegenler mi var orada?"
K:   "Anlamadım ne gezegeni?"
İB:  "Uçakla uzaya gidiyorsun yaaaa?"
K:   "Yok teyzecim yok, öyle değil, uzağa gidiyorum ben uzaya değil. Başka ülkelerde insanlar başka diller konuşur, başka şekillerde giyinir, nasıl anlatsam bilmiyorum ki ben."
İB:  "Teacher gibi mi yani?"
K:   "Heh, evet teyzecim, teacher gibi başka dilleri konuşan insanların olduğu bir yere gidiyorum ben!"
İB:  "Ben olsaydım uzaya giderdim, orada gezegenler, yıldızlar var. Uzakta ne var acaba! Ben zaten hiç sevmedim uzağı, asla hoşlanmam uzaktan!"
K:   "Seni de götürürüm, birlikte kitap okuruz olmaz mı?"
İB:  "Ben uzağa gitmek istemiyorum ama senin yanına gelirim. Şimdi kitap okuyalım mı?"
K:   "Okuyalım hadi, ne okuyalım?"
İB:   "Kültürlü Kurt"
K:   "Yeni mi o kitap ben onu hatırlamıyorum."
İB:   "Sen almıştın ya akıllım, unuttun mu? Galiba, sanırım ki, sen uzağa gidince beni unutacaksın!"
...............
İnci Beyza benim yeğenim, 4.5 yaşında. Oldukça hırçın ve meraklı bir çocuk. Benim gibi de gıcık azıcık. Bazen kendime o kadar benzetiyorum ki, korkuyorum gerçekten bana benzeyecek diye. Bu durumu çok dillendirmesem de endişe duyuyorum içten içe.
Yanlış bir şey söyleyeceğim de, hayal dünyasında bin bir soruna sebep olacağım diye tutuluyorum çoğu zaman karşısında. Kitabını hatırlamadığım için onu unutacağımı düşünebilecek kadar kuran bir yapıya sahip çünkü. Yani bunu nasıl ifade edebilirim bilemiyorum başka türlü. Mesela evvelki gün okuluna gidip ona sürpriz yaptım, kendisi sürprizlere bayılır akranları gibi, iki koca kase de bonibon götürdüm ki, arkadaşlarıyla paylaşsınlar diye. Bu gece, annem İnci Beyza'ya soruyor, "Teyzen sana sürpriz yapmış memnun oldun mu?", "Evet, ben çok memnun oldum, galiba teyzem beni seviyor. Bonibonlar getirmiş arkadaşlarımla paylaşmam için ama hiç bir arkadaşım teşekkür etmedi biliyor musun, anane! galiba onlar memnun olmadı, sevmediler teyzemi galiba, ama ben seviyorum!". Ne değişik bir bakış açısı, yüzeysel bir soruya verilen ayrıntılı bir yanıt. Demek ki İnci Beyza için teşekkür sadece belli bir durum karşısında verilen bir yanıt ya da bir iletişim biçimi değil de, gerçekten bir memnuniyet ifadesi. Annemle aralarında geçen bu diyaloğa şahit olduktan sonra, teyzesinin nereye gittiğini anlayamaması onun için ne kadar sıkıntılı bir durumdur kim bilir bunu düşünmeye başladım.
Çocuk deyip geçmemek gerekiyor, insan yaşadıkça görüyor gerçekten. 4.5 yaşında da olsa, kendi başına bir birey olduğunu, bir karakter bir hayat inşa ettiğini unutmamak gerekiyor. Ben İnci Beyza'nın sürekli yanında olamadım gelişimine şahit olamadım, olamayacağım da. Onun için elinde çantası sürekli bir yerlere giden, bir yerlerden gelen, ona sürprizler yapan,  birlikte maksimum kitap okuyup bir kaç oyun oynadıktan sonra bir yolunu bulup kaçan, kimseyle paylaşmak istemediği bir teyzeyim, çünkü en az onun kadar sıkılıyorum ben de benzer şeyler yapmaktan ve mütemadiyen aynı mekanda bulunmaktan.
Onun gözünde, uzayla ODTÜ karışımı bir yere gidiyorum uçakla ve param olduğunda en kısa zamanda geri geleceğim. Onun için en kısa zaman yarın olduğundan, bir "olleyy" narası atıveriyor, neşeyle. İnsanı en çok üzen de bu işte, bir şeyin peşine takılıp gitmeyi, onunla bu neşeyi paylaşmaktan mahrum kalmayı göze alıyoruz da, döndüğümüzde hiçbir şeyin aynı olmuyor oluşu canımızı ölesiye acıtabiliyor. Bir daha ki geldiğimde İnci Beyza biraz daha büyümüş ve değişmiş olacak. Belki uzak ne demek, onu bile anlayabilmiş olacak, ama uzak nedir, nasıl öğrendiğine asla şahit olamayacağım. Umarım uzaklık başka türlü hislere sürüklemez kuzumu. Zira, birlikte okuyacak çok kitabımız,hakkında konuşacak çok hikayemiz olacak.

23 Eylül, 2012

Hostivař'a keyifli bir veda

Aklı hep gitmekte olunca insanın, yükü gittiği her yere taşıyamayacağı kadar ağır olurmuş. Öyle olurmuş hakkaten... Bugün Prag'a geleli, Hostivař'a yerleşeli tam 7.5 ay oldu. Dile kolay, nasıl da geçiyor zaman. :) Ne zaman geldim, ne ara kafam bu kadar bulandı da dönmekten vazgeçebildim, işe başladım da ev tuttum hala idrak edebilmiş değilim zannımca.
Benim aklım hep bir yerlere gitmektedir çocukluğumdan beri. Mesela, hep Peter Pan'ı bekledim ben çocukken , sonrasında ailemle pikniğe her gittiğimde Alice'in düştüğü deliği aradım durdum. Ne Peter Pan geldi, ne de ben Wonderland'i bulabildim. Sonra aklıma Ankara'ya gitmeyi koydum,  Ankara'ya gidince İtalya'ya, Almanya'ya... Daha bir çok ülkeye... Hep bir yerlere gitmek vardı aklımda. Gittim de sonunda. Gitmek kolay da, geride bırakmak zor. Hem de çok zor. Bir yanım hep bir yerlere gitmeyi arzularken, bir yanım durulup bir yerlere, bir şeylere bağlanmayı istiyor. Ben tabi ki gitmeyi tercih ederken yüküm artıyor. Hani böyle gün içinde gezerken, çantanız gün içinde hep aynı ağırlıkta olsa bile, akşama doğru ağırlaşır ya öyle işte. Aslında aynı, değişen bir şey yok, giden gittiği yere, kalan gidenin yokluğuna alışıyor. 
Melankoli yaptım sıkıldım kendimden. 
Erasmuslarımı özledim bugün. Yenileri geldi, mütemadiyen goygoy peşindeler, aman sabahlar olmasın kafası.
Bu gece erasmus gerçekten bitiyor benim için, ofisti işti güçtü derken o koşturmaca da anlamıyordum da, oda boşalınca gittiğiniz günler geçti gözümün önünden. Şimdi içimde bir sızı, vakitlice yaşanmamış bir acının burukluğu. Hem mutluyum hem de mutsuzum bu gece. Böyle gitmelere karşı koyamazken, daha ne kadar çok kişiyi sevebilirim, ne kadarına veda edebilir, ne kadarına vefa gösterebilirim bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa hep bir yerlerde birilerini özleyecek olmam, bazen bir resimde, bazen tek bir kadehte, bazen bir koku da, bazen bir sözde, bir şiirde, bir kitapta hatırlayacak olmam birilerini ama asla erişemeyecek olmam.
Neyse bu yazıyı erasmuslarıma yazdım ben, her satırında aklımdaydınız. Hem bir özlem betimlemesi kendimce, hem de bir veda zannımca. 
Teşekkür ederim herşey için ;) severim öperim hepinizi :))

22 Eylül, 2012

Bozkırkurdu

İnsanı Hesse'ye tapınmaktan alıkoyabilecek çok az sebep olabilir diye düşünmüşümdür hep. Aksi nasıl mümkün olabilir ki. Kim onun kadar dokunabilir ki gerçekliğe. Onunla paylaştığım yalnızlığımdan, iç çelişkilerimden ya da hep başka bir dönemde yaşamaya olan özlemimden böyle düşünüyor değilim. Üslubu, olayları ele alış tarzı, kullandığı metaforlar...
Yazıya bir de Hesse fotoğrafı eklemek istedim. Bu fotoğrafı görünce 
aklıma Rosshalde'si geldi. Evini terketmeden hemen önce tepeye çıkıp 
ailesine ve geçmişine veda ediyordu Veraguth, fotoğrafla birlikte bir 
sahne canlandı gözümde anlamlı buldum paylaşmayı - kendimce.
Her kitabını en az iki kere okumuşumdur. Hayatımın farklı dönemlerinde, başka ihtiyaçlardan doğan bir özlemle uzanmıştır ellerim hep Hesse kitaplarıma. Her defasında başka bir noktaya takılmış, saplanmış kalmışımdır bir bölümüne kitabın. Bozkırkurdu'nu bu dördüncü okuyuşum. Bu sefer bir metaforuna takıldım Hesse'nin. Nasıl bu kadar ve böylece dokunabiliyor hayata, anlayabilmeyi isterdim. İçinde boğulduğumuz ikiyüzlülüğün betimlemesi nasıl bu kadar sade ve mükemmel yapılabilir, belirlenmiş normlar arasına sıkıştırılmış, soyutlanmış hatta sterilize edilmiş hayattan nasıl olmuş da sıyırmış kendini böylesine, keşke anlayabilseydim.  Sıyırmış kelimesini özellikle seçtim çünkü asla soyutlamamış kendini yaşadığı hayattan. Kendimize karşı bile dürüst olamazken çoğu zaman, o nasıl oluyor da, bu kadar net olabiliyor, kendini nasıl böylesine konumlandırabiliyor, keşke tutabilseydim kıyısından köşesinden, anlamaktan vazgeçtim, en azından görebilseydim ben de onun görebildiklerini.
Onun hakkında konuşacak ya da onu eleştirecek backgrounda sahip değilim. Fakat, en azından ona methiyeler yazabilecek durumda olmayı isterdim.
Bugün Bozkırkurdu'ndan küçük bir alıntı yapacağım, ki zaten bu alıntı ne demek istediğimi kendi başına betimlediğinden, söyleyecek başka bir söz de kalmıyor bana. Ben susayım üstat konuşsun:

"Yani Bozkırkurdu'nun biri kurt, biri insan, iki kişiliği vardı; bu yazgısıydı onun. Söz konusu yazgı bir olağanüstülüğü içermez belki, eşine seyrek rastlanan bir yazgı değildir. Anlatıldığına göre daha önce de pek çok insan görülmüştür ki, kendilerinde köpekten, tilkiden, balıktan ya da yılandan pek çok özellik barındırmış, ama bu onların yaşamlarında özel birtakım güçlüklerle karşılaşmalarına yol açmamıştır. Yani böyle insanlarda insan ve tilki, insan ve balık yan yana varlığını sürdürmüş, biri ötekini incitmemiş, hatta birbirleriyle dayanışma içinde bulunmuştur ve başkalarının gıptayla baktığı bazı başarılı kişileri mutluluğa kavuşturan, içlerindeki insandan çok tilki ya da maymun olmuştur. Nihayet herkesin bildiği bir şeydir bu. Oysa Harry'de durum değişikti, onda insanla kurt yan yana yaşamadığı gibi, birbirlerine hiç yardım elini uzatmamış, birbirlerinin canına kastederek biri ötekisinin karşısına dikilmiş, birinin yaşamasından ötekisi sadece zarar görmüştür. Aynı kan ve aynı ruhu paylaşan iki varlık birbirinin can düşmanıysa, böyle bir yaşamın tadı yoktur. Ne yapalım, herkesin yazgısı kendine göredir, hiçbir yazgı da kolay katlanılır gibi değildir."
Hesse, "Bozkırkurdu",  2003, YKY, p.40-41

16 Eylül, 2012

"Doğru olanı yaptık", dedi Göksu

"Hayalperestlik değil ki, doğru olanı yaptık, yoksa hep pişman olacaktık." dedi devamında.

Hep pişman olmak kaygısını taşımanın, pişmanlıklarla yaşamaktan bir farkı var mıdır? Yoktur zannımca. 
Tüm gelgitlerimiz, arafta kalmışlıklarımız, bir yere, bir kimseye, bir şeye ait olamamışlıklarımız, hepsi bir şey için değil mi aslında!
Bilmiyorum.
Kafam allak bullak bu gece.
Göksu haklı bir yerlerde, Göksu genelde haklıdır zaten. Ama bir şeyi doğru yapan onun hizmet ettiği amaç mı, yoksa onun sonucu mu? Önce bunda uzlaşmak lazım sanırsam. Nasıl uzlaşabilirsin ki farklı paradigmalarda yaşarken, ve yaşadığın paradigma bir anomaliden öteye geçemezken.
Sanırım bizim sorunumuz sadece paradigmalarla ilgili değil. Biz kendimiz başlı başına birer sorunuz, çünkü bizler toplumun anomalileriyiz.
Bizim normal dediğimiz, başkaları için radikalken, biz nasıl olur da normale yaklaşabiliriz ki.
Koordinatlar sisteminde nereye oturduğumuzda doğru oluruz, adımıza kabul edilmiş tüm bu yargılar içerisinde? 
Toplumsal sözleşme denen büyük yalanın içinde hiç söz sahibi olamamışken, neyin, kimin parametrelerine göre doğru olanı yaptık anlayamıyorum ki.
Adımıza yapılmış bir sözleşme, adımıza karar verilmiş hayatlar, önceden biçilmiş inançlar, koyulmuş hedefler, ulaşılması gereken standartlar...
Ya bunların hiçbirinde gözümüzde yoksa?
Ya sadece insanca yaşamak istiyorsak, yani sadece 'insanca' bir hayata sahip olmak istiyorsak, eşit ve adil? Ya sadece özgür olmak istiyorsak başkalarının kurduğu düzenden bağımsız?
Bu imkansızı istemek mi oluyor gerçekten?
Ben umut etmekten, çabalamaktan, beklemekten, her şeyden yoruldum. 
Sıkıldım. 
Yoruldum sadece. 
Ve normal olamadığım için, hatta normale yakınsayamadığım için kendimden nefret ediyorum.
Az önce tesadüfen denk geldiğim bir blogu, yazarı "hep gitmek isteyip de gidemediğim o yere, hep olmak isteyip de olamadığım o kişiye.." a ithaf etmiş. Göksu da dedi ki "evet ben de bunu demeye çalışıyorum".
Umarım doğrudur Göksu, umarım kendi doğrularımızda boğulmayız ya da direnmeye çalıştıkça başkalarının doğruları arasında kaybolup gitmeyiz.
Neticede, hala itekliyoruz birbirimizi, ha gayret diyoruz, bir gün sen ağlıyorsun, bir gün ben. Bakalım ne kadar sürecek merakla bekliyorum.

coming soon...

11 Eylül, 2012

Kilimini de al git!

Yaşadığımız hayatların nasılda maskaraca oyunlara dönüştüğünü anlamamız için illa ki etrafımızda bir kaç soytarı görmemiz gerekiyormuş zannımca. Ha, başınızı kaldırıp soytarı aramanıza gerek yok merak etmeyin, Türkiye gazetelerine bir bakın, şöyle gündeme bir göz atın yeter. İnsanlığın yüzyıllarca, yine 'insanlığı' yüceltmek için attığı onca adım, onca ussal kazanım hepsi maskaraca oyunların aleti olmuş. İşgüzarlıkları, aç gözlülükleri, sığ entellektüellikleri rasyonalitemizin çok ötesine uzanıyor. İşte o zaman, 'hah, Kübra işte bak insan!' diyorum.
Sabahtan beri Afyon valisinin açıklamalarını düşünüyorum, başım o kadar ağrıyor ki. Hayır, Lilia'ya patladım, 'anlayamıyorum ben nasıl oluyor böyle şeyler' diyebildi sadece. Rasyonel hiç kimse anlayamaz ki zaten, yani nasıl anlaşılabilir ki? Acıtasyon vs yapmayacağım durumun ehemmiyetini gösterebilmek için. Gerek yok, bir kimse bu durumu rasyosuyla değerlendirip, tepki veremiyorsa zaten, aman! 
Kral Lear okuyanlar bilir, Shakespeare bu eserinde soytarıyı kullanır, çünkü onun kurduğu evrende soytarı Kralın bir alt kişiliği olarak çalışır ve muktedir olana ne olduğunu hatırlatır. Bir nevi statükoyu yeniden yorumlar. Soytarı, kimliğinin ardına saklanarak son derce muhalif bir işlev görür. Kral'ın da hoşuna gider kimsenin söyleyemediklerini soytarının dillendirmesi, güler, eğlenir. Ancak günümüzde Türkiye'de durum çok farklı. Kralın etrafını soytarılar sarmış, soytarılar soytarılıklarını unutmuş krala yaranabilmek için her türlü maskaralığı yapıyorlar. Kralın alt benliği olmaktan öte, egosu olmuş, kralın bile söyleyemediklerini dillendirir olmuşlar. Soytarılar memnun, Kral memnun. 
Shakespeare'in soytarıları asildir, ödeyecekleri bedelin canları olduğunu dahi bilseler uğraşlarına devam ederler, ki çoğu zaman da bu bedeli öderler. E, Türkiye'de "Kral" -tek- muktedir, soytarı da çok olunca elbet birileri bedel ödeyecektir. Bu yüzden zannımca tüm o soytarılara üstlendikleri rol ne olursa olsun, kızan kralın neler yapabileceğini hatırlatmak gerek. 
Soytarılara kralların egemenliğinin çoktan bittiğini, "kral"lara da aklın asıl egemen olduğunu bir kez daha, bir çok kez daha hatırlatmak gerek.

Kiliminizi de alın gidin!!

10 Eylül, 2012

Eylül

Benim en sevdiğim aydır Eylül.
Çok severim ben Eylül ayını.
En az sonbaharı sevdiğim kadar severim.
En az sonbaharı sevdiğim kadar severim çünkü sonbaharın müjdecisidir Eylül.

Yazın getirip kalıcıymış gibi bıraktığı tüm renklerin aslında kahverenginden ibaret olduğunu gösteriverir. Yazın aldatıcı renkleri, renk tonları, ışıltısı, sıcağı, usul usul kaybolur. Yerlerini Kahverengiye ve kahverenginin her tonuna, insanın içini ürperten bir serinliğe bırakıverirler. Ben o zaman anlarım yaşadığımı ancak.

Neden insanlar hep ilkbaharda aşık olmak ister, ya da neden bunun böyle olduğuna inanılır ben hiç anlamam. Ben sonbaharda aşık olmak isterim mesela. Günler kısalmaya başlar, böyle bir şey olsa da o gün hiç bitmese isterim, hani biri olsa, aşık olsam mesela, laylaylom dolaşsak gezsek tozsak :).
O her yeri saran kahverengi var ya, beni boğmaz o zaman, bilirim ki ben, ne renkler saklıdır altında tüm o kahverengiliğin. Hani aşık olsam sonbaharda renklenir ki her şey, hem içimi titreten o serin esintiler var ya, bir sebep olurlar o zaman.
Ben severim ki sonbaharı.
Severim, sonbaharı da severim, sevmenin kendisini de; fikrini bile severim çoğu zaman.
Ama Eylül'ü daha çok severim.

Eylül de okullar açılır, yeniden üretilen bir sistemin yeniden üretilen bir özgürlük anlayışı içerisinde yaşadığım o özgürlük sanrısını bile severim. Öylesine severim ben okulu çocukluğumdan beri. Öylesine sevdiğim her şey gibi, öylesine severim Eylül'ü de.

Annem Eylül'de doğmuştur benim, belki annemi sevdiğim gibi severim Eylül'ü.

Tiyatrolar, operalar, konserler, okulların açılmasıyla kavuşulan arkadaşlar Eylül'dür benim için.

Ve Eylül özlemdir benim için...

Hani benim de bir çocuğum olursa bir gün, adını Eylül koyarım. Hem benim sonbaharımı birlikte karşılarız, hem de Yaz'ımın son günlerini paylaşırız.

Eylül güzeldir, yağmurdur, toprak kokusudur.
Benim için yaşamaya dair ne varsa adı Eylül'dür, hem de öylesine.







09 Eylül, 2012

İnsanca

Geçen haftadan arda kalan ne var diye düşündüğümde Hesse ile paylaştığım bir kaç saatten başka hiçbir şey olmadığını fark ettim. Vaktimin çoğunu bir ofis köşesinde birkaç kuruş para için harcamaya değer mi diye düşünüyordum cuma gecesi. Değmediği sonucuna vardım, hele çektiğim onca yalnızlığa, duyduğum onca özleme hiç de değmediğini düşündüm. O yüzden olsa gerek, huzursuz uykum, huzursuz rüyalarım dinlenmeme izin vermedi o gece.
Cumartesi günü öğle saatlerinde değişti kararım tamamen. Değer dedim, "kendimce", değer.
Cumartesi günü Karlovy Vary de 17.si düzenlenen Folklor festivalinde Türk kültürünü Ebru ile temsil etmemi rica etmişlerdi. Ben hiç kaçırmam ki  böyle şeyleri, yani tekliflerin çoğuna zaten hayır diyemem de, böyle extra keyifli işler olduğunda kesinlikle hayır diyemem.
Festival organizatörlerinden benimle bizzat muhattab olan hanımın eşi sabah beni yurdumdan almaya geldi. Ebru malzemelerim hayli kalabalık ve ağır olduğundan yalnız başıma gidemezdim çünkü. Ben böyle klasik sarışın ne bileyim işte Çek bir bey beklerken, böyle kaşı gözü kara bildiğin yurdum insanı bir bey ve arkadaşı geldi. Suriye vatandaşıymışlar. Hikaye de burada başladı zaten.
İlk olarak şunu söylemek istiyorum, bir kere festival çok güzel planlanmış ve çok iyi organize edilmişti. Dolayısıyla çok keyifliydi. Çok değişik deneyimlerim oldu. Özellikle Afrikalı dans grubunun workshopu bir harikaydı. Uzun zamandır hiç bu kadar gülmemiştim.Farklı bir çok ülkeden bir çok insanla tanışıp danslarını tanıma, yemeklerini tatma, keyifli sohbetlerine katılma fırsatım oldu. Ancak, ben havanın ne kadar güzel olduğundan, Karlovy Vary nin sonbaharda pek de bir güzel olduğundan, ya da festival de yaşadığım değişik deneyimlerden bahsetmeyeceğim.
Günüme damgasını vuran, son günlerdeki hezeyanlarıma bir dur diyen, Suriyeli arkadaşların gözünde gördüğüm korkudan bahsetmek istiyorum. Gülümsemelerinde ki huzursuzluğu kaçırmak imkansız. Her yalnız kaldıklarında bir köşeye çekilip radyoyu kontrol edişlerini, internetten haberleri takip edişlerini gözden kaçırmak imkansızdı, benim için o kalabalıkta. Dün, yine, Şam'da bir kaç bombalama olayı olmuştu. Ailelerine telefonla dahi ulaşamıyorlardı. Yani gözlerindeki korku ya da endişe değildi sadece. Çaresizlikti. Aldıkları her haberden sonra ellerini kaldırıp dua etmeleri de çok enteresandı. Şükrediyorlardı zannımca. Soramadım ki.
Akşama doğru benim Türkiye'den olduğumu duyunca politika hakkında bir şeyler sordular, laf lafı açınca ben de sorma fırsatı buldum, neden dedim sadece.
Kim bilir ki dediler. Aynı kahvehane de oturup, gülüşüp konuştuğunuz insanları silahlandırıp, karşınıza düşman olarak çıkaracak kadar önemli sebep, ne olabilir ki dediler.
Çok klişe bir yanıt gibi geliyor şimdi okuduğumda. Kitaplarda, gazete makalelerinde çokça okuduğumuz sözler bunlar aslında. Ama bunların yaşandığını görmek, onların o çaresizliğine şahit olmak, çok farklıymış.
Hele de yalnızlığımdan dem vurduğum, özlemekten yorulduğum şu dönemde, özlediklerini bir daha görememe korkusunu günler ve geceler boyu her an yaşıyor olmak... Anlatamıyorum zannımca. Özlediklerimi göremeden kaybetme korkusu, ve her şeye rağmen hayata bir yerlerden tutunma çabası. İnsanın sevdiğini kaybetmesi nasıl bir şey, biliyorum. Artık "insanın sevdiğini kaybetmekten korkması" neymiş onu da biliyorum, öğrendim.
Ofiste yorulmalarım, bunalmalarım, sıkıntılarım, 'burada ne işim var, tüm bunlara değer mi?' sorgulamalarım işte bu nokta da anlam kazanıyor zannımca. Çok bunaldığım, sorunlarımla baş edemediğim, okula ara veremediğim o dönem, Ömür hoca demişti ki, "okula biraz ara ver, bırak kendini azıcık, acı çekmek de insanca bir şey, bırak kendini de, insanca yaşa biraz!", haklısınız hocam demiştim, haklısınız. Fazla romantik bulsam da insanca olan neyse onu yapmıştım.
Yaşanan tüm bu savaşlar, acılar, aşklar, insanca olan her şey, gerçekten insanca. Hayvanlar sadece aç kaldıklarında öldürürken insanlar sadece öldürüyorlar ve öldürdükleri için ve öldürülenler için acı çekiyorlar sonrasında.
Acı çekmek insanca olansa, acı çekmeyi öğrenmek acı çekenle hasbihal etmek de insanca bir şey. Şayet öyleyse, değermiş, burada olmama da, sıkıntılara da. Çünkü ben bu haftasonu çaresizlik neymiş onu bir kez daha öğrendim, "sevdiğini kaybetmekten korkmak" neymiş onu öğrendim.

Bu gadget'ta bir hata oluştu