31 Ekim, 2012

Büyü-mek

22.10.2012
Europa Macht Schule Project
Strasnicka, Praha
Bugünden itibaren "hayatımın en enteresan/ yorucu/eğlenceli/kötü/güzel günlerinden birini geçirdim" gibi ifadeler kullanmamaya karar verdim. Çünkü bu ifadeleri son zamanlarda o kadar çok kullanır oldum ki, hayatımın ne kadar da enteresan bir hal aldığını fark edemez oldum.
Bugün de öyle günlerden biriydi işte.
Ben büyüye inanmadım hiçbir zaman, okuduğum dinlediğim her masalın her hikayenin gerçekliğine gönülden inanmış olsam da büyüye hiç inanmadım. Belki hiç gerçekleştiğine şahit olmadığımdan, belki de sadece dindar bir ailede yetişmiş olmamdan, bilmiyorum.
Neden bilmiyorum gerçekten, ama sadece Sindrella'yı düşündüğümde bile onu prensine kavuşturan şeyin büyü olmadığına, camdan yapılmış o mükemmel ayakkabı olduğuna inanmıştım hep. Eğer büyüye inansaydım - en azından çocukken - eminim çok daha farklı bir hayatım olurdu.
Geç de olsa ben bugün büyüye inandım, ancak yeterince büyüdükten sonra inanabildim büyüye..
Büyü öyle sandığım gibi doğaüstü zırvalardan ibaret değilmiş çünkü, büyü; o ayakkabı elinde, prense prensesini aratan aşk, kurbağayı prense çeviren öpücük, peter panın hiç bitmeyen çocukluğuymuş.
Ben ebru yaparken böyle garip hislere kapıldığımı hatırlamıyorum daha önce hiç. Çünkü ebru yaparken hayallere kapılır, yaptığınız şeyin olağanüstü olduğunu inanırsanız teknede dengenizi kaybedersiniz ve ürününüz bir karmaşadan öteye geçemez. Bugün o çocukların gözlerindeki heyecan, şaşkınlık yaptığım şeyin büyü olduğuna inanmaları hepsi çok güzeldi. Bu çocuklara yaptığım ilk workshopum değildi aslına bakarsanız ama daha önceki hiç bir grubum bu kadar heyecanlı ve coşkun değildi. ve daha önceki hiç bir workshopumda "Magic" sözcüğünü bu kadar çok duymamıştım. Çok keyifliydi.
Pervasızca, hiç bir kaygının altında ezilmeden elleri bir kez olsun titremeden öyle güzel işler yaptılar ki.
Bugün bir kez daha sevdim çocukları, çocuk olmayı ve çocukluğumu.
Beni bugün böylesine yordukları, öylesine sevdikleri ve kafamı karıştırıp tüm günümü burnumdan getirdikleri için hepsine ayrı ayrı minnettarım.
Benim hikayemde büyüyse vazgeçemediğim boyalarımmış meğersem. Bir kazana atıp karıştıracak kurbağa bacaklarım, ya da yarasa kanatlarım olmadı benim harikalar yaratacak, bunun fikri bile olmadı aklımın bir köşesinde. Fakat bir teknem oldu, su, toprak, öd ve kerajeni katıp karıştırdığım, bana başka bir dünyada başka bir hayat sunan, ancak büyüdükten sonra beni büyünün varlığına inandıran.

20 Ekim, 2012

Uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için başımı alıp gideceğim

UZAK KADERLER İÇİN

Birgün, bir yağmurla garip garip
-Çoluğu çocuğu terk edeceğim.-
Bir sevgiyle doymayacak kalbim,anladım
Alıp başımı gideceğim.

Asır yirminci asırdır,amenna
Bir yanımda sevgilerim, bir yanımda sancım
Neon lambaları büsbütün karartır gecemizi
Uzaklar daha uzaklaşır
Bir define çıkarır gibi kayalardan, Ademden beri
Sımsıcak sevgilere muhtacım.

Bir gün alıp başımı gideceğim
-Yıldızlar ışısın, yollar üşüsün, yollar...-
Belimi bir ılık şal sarsın, mavi
Hüzünlü bir serencamın ardından, şarkısız
Rüyalarım unutulmuş bir handa pes desin
Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında.

Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm
Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde
Diyarı gurbette kanlı bir aşk
Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde
En uzak beyazlar,
En yakın ikindilerde, duygulu
Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam
İçip içip ağlasam...

Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum?
Herkesin derdinden pay isterken.
Uzak kaderlerin suları çağlar şimdi

Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden.

Birgün, bir parkta otururken, biliyorum
Bir el yağmurla dokunacak omuzuma
Bir çift göz,bir davet, bir kalp
Çoluğu çocuğu terk edeceğim.
Yapraklar dökülecek, çiçekler solacak

Bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak
Toprak ve insan kokularıyla,
Uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için
Başımı alıp gideceğim.

 TURGUT UYAR

18 Ekim, 2012

"De te fabula narratur"

Muhalif tarafıma muhabbetle yazıyorum bu gece, yine yazmam gereken essayi erteleyerek.
Bu dönem okulda "Europe After Worl War II" diye bir ders alıyorum, dersi ingiliz bir hoca veriyor. Dersin adına bakarak, kendisinin tarih dersi olması beklentisindeydim ancak yanıldım ve bu yanılgımdan dolayı son derece hoşnutum, çünkü dersi veren hoca kendinin felsefeci olduğunu ve tartışmalarımızın tamamını felsefik bir bakış açısıyla yapacağımızı söyledi ilk derste. Kendisini ideolojik olarak liberal demokrat tanımlayan hocam Marx a sempati duyduğunu söylediğinde o kadar sevindim, o kadar sevindim ki.
Bu hafta derse başladık ve ilk tartışmamız ideoloji nedir oldu. "İdeoloji nedir?"e farklı perspektiflerden cevaplar vermeye çalıştık kendimizce ve tabi ki gündemimizde Marx vardı. Bence zaten aksi düşünülemez, yani herhangi bir ideolojik tartışmanın olduğu herhangi bir ortamda, Marx'tan bahsetmek kaçınılmazdır bence.
 Aslında değinmek istediğim şey her ne kadar dallandırıp budaklandırsam da, sınıfta tek bir kişinin bile Marx'a dair en ufak bir fikrinin olmayışıydı. Sürekli  liberal demokrasiden bahseden sınıf arkadaşlarımın, hadi Marx ı geçtim, herhangi bir liberal teoriye dair herhangi bir fikirlerinin olmayışı hakikaten kayda değerdi. Her derste sürekli konuşan özgürce fikirlerini paylaşan bu kitle, söz konusu ideoloji ya da özgürlüğün tanımı olduğunda susup kaldılar. "Yabancılaşma" konseptini hayatlarında ilk kez duyan bu kitlenin şaşırması, hayranlıkla birlikte enteresan tepkiler vermesi ise beni aynı ölçüde şaşırttı.
Sosyalizmin ne kadar da evil bir şey olduğundan bahsederlerken gerçekten buna dair bir fikirleri olduğunu düşünmüştüm, yanılmışım. Dersin başında Marx'ın ve solun ekonomiye indirgemeci bir bakış açısıyla yaklaştığını iddia eden ve bunu söylerken kendinden o kadar emin olan bir öğrencinin en azından 'superstructure' tartışması hakkında bir fikri olduğunu varsaymıştım. Yanılmışım. İnsanlar için ezbere konuşmak öylesine kolay ki. Bunlara şahit oldukça susuyor oluşum ve susmak konusunda böylesine istikrarlı oluşum konusunda ne kadar da haklı olduğum kanaatine varıyorum. "Ukelalık yapma Kübra! Herkes teori bilmek zorunda değil ki neticede! Kızdığın tüm o pedantic insanlardan biri olup çıkacaksın farketmeden" diyorum ki kendime, yabancılaşıp bir morona dönüşmeyeyim.
Hocam benim felsefe de okuduğumu bildiğinden arada bana bir şeyler sorup dersi canlandırmaya çalışıyor çünkü ders yapısı bakımından seminer aslında. Benden bugün Historical Materialism'i anlatmamı istedi, gerçekten çekinerek ve hata yapacağımdan emin olarak kalkıp kendimce anlatmaya çalıştım, çok sığ çok genel bir çerçeve çizerek diyalektikten girip kendimce abuk subuk bir şeyler anlattım. Neyse ki hoca yeterli buldu ve ben dilim damağıma yapışmış bir şekilde sırama yöneldim. Anlatmaya çabaladığım şey beni pek de yormadı ne yalan söyleyeyim, çünkü benim kanaatimde en azından diyalektiği herkes bilir ve ben bir hata yapsam da herkes anlar nasılsa diye düşündüm.  Öyle değilmiş!!
Beni sessizliğime gömen asıl şey, hocanın Frankfurt School düşünürlerini tanıyıp tanımadığımız anlamak için sorduğu soruya sessiz kalan sınıfımın üyelerinden birinin, bu okulun Almanya'daki hangi okul olduğu ile ilgili sorusu oldu.
Ben bir yerlerde yanlış yapıyorum biliyorum, kırgınlığım da, çaresizliğim de, sessizliğim de hep bu yanlışım yüzünden, ama yanlışım nerede onu bir türlü bulamıyorum. Ders boyunca öylece sessizce oturdum köşemde yine, hiç bir tartışmaya katılmadan öylece izledim. Kızmadım, kırılmadım kimseye.
Hani, böyle, oyunlarda anlatıcılar olur ya, bir köşede oturur hikayeyi anlatadururlar oyuncular bir yandan performanslarını sergilerken. Bugün öyle hissettim işte. Oyuna dahil, ama oyunun dışında...
Biraz olsun yazmaya yeteneğim olsun isterdim, isterdim ki bugün yaşadığım bu deneyimi hikaye gibi anlatabileyim, sırf Marx'a referansla "Bu anlatılan sizin hikayeniz!" diyebilmek için.




17 Ekim, 2012

Okul sadece okul değildir kimisi için

Akademide olmanın bir çok güzel yanı vardır alternatif bir dünyaya adapte olamayanlar için. Şöyle de denebilir aslında, yaşadığı hayata adapte olamayanlar için akademinin kendisi alternatif bir dünyadır ve bunun birçok güzel tarafları vardır. Makaleler ile kurulmuş bir dünyanın savaşımı sadece paradigmalarladır ve bir paradigmanın çöküşü ancak başka bir paradigmanın doğuşuyla mümkün olacağından gerçek bir kayıp söz konusu olamaz hiçbir zaman. Yeni bir paradigmanın doğuşu öncekilerin yok olması anlamına gelmez yaşadığımız dünyanın savaşlarında olduğu gibi. Mesela birinin özgür olabilmesi için diğerinin esir olması, birinin yaşaması için bir diğerinin ölmesi gerekmez ya da birinin iş bulması için bir diğerinin işsiz kalması. Kısa vadede biri diğerinden daha geçerli ve önemli oldu diye, bir öncekini tarihten silmek gerekmez. Paradigmalar değişti diye kan dökülmez diyemeyeceğim maalesef, kan dökülür. Ama kan akademinin doğasında yoktur. Kan dökmek insanın doğasındadır ve akademinin ruhunu anlayamayan, kolaya kaçan kim varsa, peşine düştüğü her neyse onun için kan dökmeye hazır, hatta gönüllüdür.
Tekrar akademideyim, ve bu sefer farklı.
Farklılık ancak karşılaştırmanın olduğu bir platformda yer alabileceğinden farklı diyorum, çünkü Türkiye'de akademide olmanın bir çok zor tarafı var, hele de yaşadığımız dönemde. Sınıf geçme ve iyi ortalamalara sahip olma kaygısının olmadığı bir evrene taşındım ve bu evren bir öncekinden hayli farklı.
İnsanlar oradakinden daha az hırslı, ya da daha az aç gözlü değil. Öyle olduğunu düşünmek beni her ne kadar mutlu etse de, durum böyle değil. Ancak güzel bir yanı var, sürekli koşmak zorunda olduğum bir maraton içerisinde değilim artık, beni ölesiye bunaltan uluslararası ilişkiler teorisi okumaları bile öyle keyifli bir hal aldı ki kendimi anlamakta zorlanıyorum çoğu zaman.
Yine yetişmesi gereken ödevler, okumalar, çalışılması gereken sınavlar ve hiç gönüllü olmasam da yapmam gereken sunumlar var. Farklı ama işte. Belki bu fark sadece eğitim seviyelerinin farkından besleniyor (lisans - master), belki de sadece benim içerisinde yaşamaya hayli alıştığım sükunetten, bilmiyorum. Ancak tekrar okulda olmanın, tekrar okullu olmanın, sadece bu fikir içerisinde olmanın bile o kadar tatlı bir yanı var ki.
Ben okulu, okullu olmayı çok özlemişim, ara vereli çok oldu tabi ki, fiziksel olarak ara vermekten değil, mental olarak verdiğim aradan bahsediyorum. İhtiyacım olan tek şey hazır olduğumda geri dönmekmiş bir ara verip dinlenmekmiş sadece. Bunu anlamak hayli zamanımı almış olsa da arkama bakıp tek bir nefeslik pişmanlık duymuyorum.
Doğrusu Prag gibi bir şehirde yaşayıp herhangi bir şeyin pişmanlığını yaşamak için gerçekten kör olmak gerek diye de düşünmüyor değilim. İnsan her anının tadını çıkarabilecekken, neden tadını çıkaramadığı anlarını düşünüp de üzsün ki kendini. Gereksiz.
Üzerimden atamadığım yorgunluğum, ofis ve okul arasına sıkışmış hayatıma rağmen yaşadığım her deneyimin, özellikle de öğrendiğim her yeni 'şey'in beni hayata tekrar ve tekrar bağlaması, en azından benim perspektifimden, inanılması hayli zor bir gerçekmiş gibi görünüyor.
Yaşadığım bu küçük şehirde, her gün uyuyup uyandığım bu küçük odada, hayatıma anlam katabildiğim tek yer olan akademinin yeni beşiği küçücük okulumda küçük küçük tohumlar attım hayata dair, ve kocaman umutlarla besleniyorum. Mutlu muyum? Bilmiyorum.
Bildiğim bir şey varsa, ait olduğumu hissettiğim yer her neresiyse orada huzurlu olduğum. Akademinin bana sunduğu bu alternatif dünyada mutluluk nedir sorgulamaksızın huzurluyum.
Sorunsuz değil, sadece huzurluyum. ;)



10 Ekim, 2012

..

Evime yerleşeli tam bir hafta oldu bu gece ama sanki 5 milyon yıldır taşınıyorum da sırtımda 100 milyon yılın yorgunluğunu taşıyorum. O kadar çok yazmak istemem rağmen yazamıyorum günlerdir yorgunluktan. Odama giriyorum uzanayım da dinleneyim sonra kalkayım bir şeyler okuyayım diye. Mümkün değil uyanmam! bir uyanıyorum saat 7 olmuş tekrar ofis, okul, evin eksikleri tamamlanması gereken evraklar vs... Tekrar yorgunluk... Üstüne bir de hasta oldum, halbuki son zamanlarda o kadar enteresan şeyler yaşıyorum ki, sırf unutmamak için yazmak istiyorum.
Çok güzel bir evim, çok sevimli bir okulum oldu Prag'da, çok sevdiğim ofisimin yanında.
Rusya'dan 2 ev arkadaşım var. Lilia hakkında konuşacak çok şeyim var aslında. ama o başka zamana.
Yarın öğle saatlerinde Gül Prag da olacak onun heyecanı var şimdi üstümde, bir de pazar gününe yetişmesi gereken essay'im, cumartesi gün kü Cesky Krumlov tribi vs. ne de çok şey varmış aklımda.
Arkadaş, zorla da yazılmıyor bu meret. Yazasım var ama olmuyor yani.

Düzenmiş, peh!!

Bugün ofiste canım çılgınlar gibi sigara çekti. Hasta olduğumdan dolayı burnumdan nefes alamıyor oluşuma rağmen bir sigara içmeye çıktım ofisin önüne. Hazır hastayım pekiştirmeyeyim hastalığımı diye de sıcak bir yerler aradım, ve bulduğum ilk güneş ışığına kuruldum. Sonra aklıma takıldı ben sıcaktan, yazdan hiç hoşlanmayan insan, aylar boyu beklediğim kış mevsimine kavuşmama rağmen ısınmak için tırım tırım güneş ışığı, sıcaklık aradım. Aklıma herhangi bir şey takılınca durur muyum ben hiç, hemen loopa girdim fırsattan istifade. Biz dedim bu sıcak kanlılar ne tuhaf "şey"leriz, yazın gölge arıyoruz, kışın güneş ışığı, sözkonusu ihtiyaçlarımız bile olduğunda uzlaşamıyoruz aklımızla bedenimizle. Bu en basit konuda bile çelişkiye düşüyorsak ve bunun hiç farkında değilsek, acaba neyin kafasını yaşıyoruz da düzen arıyoruz her şeyde. Düzen adına farkındalıklar yaratıyoruz, sistemler kuruyoruz da herkesin bu sistemlere uydurmaya çalışıyoruz. ya bırakalım dağınık kalsın, dağınık kalsın da herkes önce bir ne istediğini bilsin.
Aman lanet gitsin.
Düzen meraklıları sizi.
Telefonum çalınca kendimi antik yunanda buldum, hayır her seferinde o kadar geriye gitmeyi nasıl başarıyorum onu da anlamıyorum. Bayağı gitmişim ki bu sefer ofisten merak etmişler. Zaten sigaranın da tadı kalmadı ki o sıra. Nefes alamayınca rezil, pis bir şey oluyormuş sigara, tiksindim.

H. Hesse

“Whoever wants music instead of noise, joy instead of pleasure, soul instead of gold, creative work instead of business, passion instead of foolery, finds no home in this trivial world of ours.” H. Hesse

08 Ekim, 2012

Misafir

4.30 dan beri ayaktayım. Saat 19 olmadan sızıp kaldığımı düşünüyorum zira ben odama geldiğimde hava henüz kararmamıştı. Sonrasını hatırlamıyorum zaten.
Haftasonu misafirim vardı, Kürşat. Çok uzun zamandır görüşememiştik. Bir süre kaçtığımdan, sonra da gerçekten uygun vakit bulup da görüşemediğimizden. Zaten ben Prag'a geldikten yaklaşık 1.5 ay sonra o da Romanya'ya taşındı. Koşullar yani, izin vermedi ki görüşelim.
Ben endişeliydim biraz haftasonu için normal olarak, kaçtıklarım tekrar canımı yakarsa, ya da takılır gelirse onlar da buralara diye. Haklıydım da bence.
Ama öyle olmadı. Sadece uzaklaşmak, sadece beklemek derman olurmuş demek ki bir şeylere. Ne kırgınlık, ne özlem, ne de kızgınlık kalırmış geride. O bir ömür taşıyacağını düşündüğün sızı silinir gidermiş de, ne insanın vefasızlığı sızlatırmış içini, ne de zamanın.
Kürşat ile her zamanki gibi bir hafta sonu geçirdik, değişik farklı hiçbir şey yoktu, gezdik yedik içtik laf lafı açtı vesaire. Kızılay da yemek yiyip bahçeliye geçtik :). Ankara da değildik, yaklaşık 1.5 yıldır birbirimizi görmüyorduk o kadar. Ama sanki geçen hafta sonu birlikteydik de, bu haftasonu yine birlikteydik. O 1.5 yıl, yıl değilmiş de, 1.5 haftalık vize arasıymış. Hayat işte bazen ne zaman dinliyor, ne de mekan. Sen bildiğini okudukça o da bildiğini okuyor. Herneyse...
Özlemişim vesselam.

Tahterevalli

İyice görüyorum artık düzeni.
Orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda,
aşağıda da bir çok kişi.
Ve bağırıyor yukardakiler aşağıya:
"Çıkın buraya gelin ki,
hepimiz olalım yukarıda."
Ama iyice gözlediğinde görüyorsun, 
neyin saklı olduğunu 
yukardakilerle, aşağıdakiler arasında.
Bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta.
Yol değil ama.
Bir tahta bu.
Ve şimdi görüyorsun açıkça;
Bu bir tahtaravalli tahtası.
Bütün düzen bir tahtaravalli aslında.
İki ucu birbirine bağımlı.
Yukardakiler durabiliyorlar orada, 
sırf ötekiler durduğundan aşağıda. 
Ve ancak; 
aşağıdakiler, aşağıda oturduğu sürece 
kalabilirler orada.
Yukarıda olamazlar çünkü, 
ötekiler yerlerini bırakıp çıksalar yukarı.
Bu yüzden isterler ki; 
aşağıdakiler sonsuza dek 
hep orada kalsınlar.
Çıkmasınlar yukarı.
Bir de, aşağıda daha çok insan olmalı yukardakilerden.
Yoksa durmaz tahtaravalli.
Tahtaravalli.
Evet, bütün düzen bir tahtaravalli.

Böylesi çok iyi

"Böylesi çok iyi, değiştirmeyelim hiçbir şeyi!"
Bunu mu diyelim güle oynaya?
Bardağı görelim de ölmeyi mi seçelim susuzluktan?
Boşunu mu alalım dururken dolu bardak?

Soğukta oturup kalmışlar vardır hani,
hani, bir şey istemeyen kişiler,
onlar gibi mi yapalım,
onlar gibi,"Biz dışarda kalsak?.."mı diyelim
hoş olsun diye şu bayların gönlü,
bize günlük nafakamızı veren hani şu...

Bizce en iyisi, kalkmak, yeter artık, demektir,
vazgeçmemek için kırıntısından bile yaşamanın,
karşı çıkmaktır var gücümüzle acıyı doğuranlara,
yaşanır hale getirmektir dünyayı bütün insanlara.

Bertolt Brecht
Bu gadget'ta bir hata oluştu