18 Ekim, 2012

"De te fabula narratur"

Muhalif tarafıma muhabbetle yazıyorum bu gece, yine yazmam gereken essayi erteleyerek.
Bu dönem okulda "Europe After Worl War II" diye bir ders alıyorum, dersi ingiliz bir hoca veriyor. Dersin adına bakarak, kendisinin tarih dersi olması beklentisindeydim ancak yanıldım ve bu yanılgımdan dolayı son derece hoşnutum, çünkü dersi veren hoca kendinin felsefeci olduğunu ve tartışmalarımızın tamamını felsefik bir bakış açısıyla yapacağımızı söyledi ilk derste. Kendisini ideolojik olarak liberal demokrat tanımlayan hocam Marx a sempati duyduğunu söylediğinde o kadar sevindim, o kadar sevindim ki.
Bu hafta derse başladık ve ilk tartışmamız ideoloji nedir oldu. "İdeoloji nedir?"e farklı perspektiflerden cevaplar vermeye çalıştık kendimizce ve tabi ki gündemimizde Marx vardı. Bence zaten aksi düşünülemez, yani herhangi bir ideolojik tartışmanın olduğu herhangi bir ortamda, Marx'tan bahsetmek kaçınılmazdır bence.
 Aslında değinmek istediğim şey her ne kadar dallandırıp budaklandırsam da, sınıfta tek bir kişinin bile Marx'a dair en ufak bir fikrinin olmayışıydı. Sürekli  liberal demokrasiden bahseden sınıf arkadaşlarımın, hadi Marx ı geçtim, herhangi bir liberal teoriye dair herhangi bir fikirlerinin olmayışı hakikaten kayda değerdi. Her derste sürekli konuşan özgürce fikirlerini paylaşan bu kitle, söz konusu ideoloji ya da özgürlüğün tanımı olduğunda susup kaldılar. "Yabancılaşma" konseptini hayatlarında ilk kez duyan bu kitlenin şaşırması, hayranlıkla birlikte enteresan tepkiler vermesi ise beni aynı ölçüde şaşırttı.
Sosyalizmin ne kadar da evil bir şey olduğundan bahsederlerken gerçekten buna dair bir fikirleri olduğunu düşünmüştüm, yanılmışım. Dersin başında Marx'ın ve solun ekonomiye indirgemeci bir bakış açısıyla yaklaştığını iddia eden ve bunu söylerken kendinden o kadar emin olan bir öğrencinin en azından 'superstructure' tartışması hakkında bir fikri olduğunu varsaymıştım. Yanılmışım. İnsanlar için ezbere konuşmak öylesine kolay ki. Bunlara şahit oldukça susuyor oluşum ve susmak konusunda böylesine istikrarlı oluşum konusunda ne kadar da haklı olduğum kanaatine varıyorum. "Ukelalık yapma Kübra! Herkes teori bilmek zorunda değil ki neticede! Kızdığın tüm o pedantic insanlardan biri olup çıkacaksın farketmeden" diyorum ki kendime, yabancılaşıp bir morona dönüşmeyeyim.
Hocam benim felsefe de okuduğumu bildiğinden arada bana bir şeyler sorup dersi canlandırmaya çalışıyor çünkü ders yapısı bakımından seminer aslında. Benden bugün Historical Materialism'i anlatmamı istedi, gerçekten çekinerek ve hata yapacağımdan emin olarak kalkıp kendimce anlatmaya çalıştım, çok sığ çok genel bir çerçeve çizerek diyalektikten girip kendimce abuk subuk bir şeyler anlattım. Neyse ki hoca yeterli buldu ve ben dilim damağıma yapışmış bir şekilde sırama yöneldim. Anlatmaya çabaladığım şey beni pek de yormadı ne yalan söyleyeyim, çünkü benim kanaatimde en azından diyalektiği herkes bilir ve ben bir hata yapsam da herkes anlar nasılsa diye düşündüm.  Öyle değilmiş!!
Beni sessizliğime gömen asıl şey, hocanın Frankfurt School düşünürlerini tanıyıp tanımadığımız anlamak için sorduğu soruya sessiz kalan sınıfımın üyelerinden birinin, bu okulun Almanya'daki hangi okul olduğu ile ilgili sorusu oldu.
Ben bir yerlerde yanlış yapıyorum biliyorum, kırgınlığım da, çaresizliğim de, sessizliğim de hep bu yanlışım yüzünden, ama yanlışım nerede onu bir türlü bulamıyorum. Ders boyunca öylece sessizce oturdum köşemde yine, hiç bir tartışmaya katılmadan öylece izledim. Kızmadım, kırılmadım kimseye.
Hani, böyle, oyunlarda anlatıcılar olur ya, bir köşede oturur hikayeyi anlatadururlar oyuncular bir yandan performanslarını sergilerken. Bugün öyle hissettim işte. Oyuna dahil, ama oyunun dışında...
Biraz olsun yazmaya yeteneğim olsun isterdim, isterdim ki bugün yaşadığım bu deneyimi hikaye gibi anlatabileyim, sırf Marx'a referansla "Bu anlatılan sizin hikayeniz!" diyebilmek için.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu gadget'ta bir hata oluştu