29 Kasım, 2012

Yüzümü Size Çeviriyorum

Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz? 
Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz? 
Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum. 
Belki de kim diye sorsalar beni 
Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi 
Belki de alıp başımı gideceğim
Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
Nereye, ama nereye olursa gitmenin
Hüzünle karışık bir ağrısı.

Edip Cansever

28 Kasım, 2012

Varolmayan Şövalye - IV

Bu öykünün geçtiği çağda dünyanın düzeni henüz karışıktı. Varolan hiçbir şeyin karşılık vermediği adlara, düşüncelere, kalıplara, kurumlara rastlamak olağandı. Öte yandan yeryüzü adsız , öteki şeylerden ayrımsız cisimlerle, kişilerle yetilerle kaynaşıyordu. Öyle bir çağdı ki, varolma, iz bırakma, varolan herşeyle sürtüşme iradesi ve direnci henüz tümüyle kullanılmıyordu, çünkü birçokları - yoksulluktan, bilgisizlikten ya da, tam tersine her şey böyle de pekala yürüdüğünden ötürü - bundan hiç yararlanmıyorlardı, bu yüzden bir miktarı boşlukta öylece yitip gidiyordu. İşte o zaman, böyle erimiş durumda bulunan irade ve özbilincin, tıpkı algılanamayacak kadar minik su zerrelerinin  yoğunlaşıp buluta dönüştüğü gibi, bir noktada yoğunlaştığı oluyordu; bu topak, rastlantı sonucu ya da içgüdüyle o zamanlar çoğu yerde açık bulunan bir ada, bir soya, askeri kadrolarda bir rütbeye,bir yerine getirilecek  görevler ve saptanmış kurallar öbeğine tosluyordu; ve - en önemlisi - boş bir zırha rastlıyordu, en önemlisi dedim çünkü o olmazsa varolan biri bile yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalırdı, siz bir de varolmayanı düşünün...
Calvino

21 Kasım, 2012

özlemle yaşamanın bir yaşama biçimi olması fenomeni

Şimdi Ankara'da olsaydım ve herhangi bir sınava dair bu kadar az fikrim olsaydı o dersi ya bırakır ya da withdraw çekerdim. Gelecek dönem alırdım, olmadı gelecek yıl...
Bu kadar sıkıntıya değmez Kübra bir diğerine daha çok çalışır telafi edersin diye avuturdum kendimi. Çünkü her dönem sevdiğim keyifle okuduğum en az bir iki dersim olurdu, yani hiç bir şey olmasa bir iki felsefe dersim olurdu keyifle çalıştığım hatta okumalara doyamadığım.
Bu dersi bırakmak istemiyorum ama çalışmak da istemiyorum, en az diğerlerine de çalışmak istemediğim kadar. Şu zorunlu dersleri bir verip kurtulsam, sıyırsam kendimi şu uluslararası ilişkilerden daha rahatlayacakmışım gibi hissediyorum.
Belki o yüzden lisansta olduğu kadar stresli değilim. 
Ama böyle zamanlarda ben Ankara'yı özlüyorum işte. Böyle daralınca saracak birileri olurdu illa etrafımda :)
Meryem'i arardım mesela 3. yurdun önünde sigara içerdik, ya da 7 inci yurda gidip ortalığı karıştırırdım :D ahahah ya da Mesut'a sarardım gidip 7. yurda, zorla bir şeyler ısmarlatırdım kendime. Devrime de gidebilirdim mesela koşar 2 bağırır rahatlardım :D Tabi elektriklerin kesilmesini de umabilirdik cümbür cemaat 512 ahalisiyle. Çok bunalırsam Göksu'yu, Nadiye'yi arar onlara sarardım, ya da Beril gelip beni alırdı ve temelli kurtulurduk sınav tantanasından :D Sabahın köründe haleyi eve yolladıktan sonra evde kendimizi yine Facein başında birilerini ararken bulurduk. Hiçbir şey yapamazsak da hep birlikte olurduk, ne bileyim işte 1. yurtta değilse, 3 te olurdu, 4te, 5te, 7,de, Demiraylarda,  Ebi de, 100. yıl da, Ayrancı da. (sunshine da çekirdek çitleyen halimize de acıyabilirdik mesela :D )
Çocukça bir özlem benim ki sanırsam romantik sebeplerle yine. "Eski güzel günler.."
Şimdi Prag'dayım olabileceğim en güzel şehirlerden birinde. Yaşadığım koşullar Türkiye'dekine göre çok çok daha iyi, kıyaslanamayacak kadar iyi. O karmaşaya, koşturmacaya dönmek fikri bile bana rahatsızlık veriyor. Ama 'ama'sı var işte. 
Arkadaşlıklar farklı, her şey çok farklı. İyi güzel hoş zaman geçiriyoruz da eksik işte bir şeyler.
Ben Hektor dediğimde "What it means?" demesinler en azından arkadaş yaa...
Belki yıllarca emek verdiğim her şey yarım kaldığı için belki de gerçek bir romantik olduğum için, nedenini bilmiyorum.
Ama ben özleyerek yaşamaya alışmaya başladım. 
"Ah gençliğim" deyip iç geçirmediğim için şanslı sayıyorum en azından kendimi. 
Neyse ben sınav çalışamaya çalışıyordum ona geri döneyim. 
haa bugün bu arada cemal süreyya okuyordum, bir şiiri beni benden aldı, çok güldüm. Şiirin sonunda kafası gitmiş onunda benim gibi. iyilik güzellik diye bitirmiş.  hemen paylaşıyorum ve makalelerime geri dönüyorum: 

AŞK
Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karakoy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.
 CEMAL SÜREYA

Eylül’dü

Dalından kopan yaprakların
Sararan yanlarına yazdım adını
Sahte bir gülüşten ibarettin oysa.
Ve hiç bilmedin ellerimin soğuğunu.
Eylül’dü.
Di’li geçmiş bir zamandı yaşadığımız
Adımlarımızın kısalığı bundandı
Bundandı gözlerimin durgunluğu.
Sarı sıcak cümlelerde sözün kadar yalan,
Ellerin kadar ıssız,
Sen kadar zamansız molalar veriyordum
Ve çocuksu bir bencillikti hüznümüz.
Eylül’dü.
İzlerini çizdiği zaman ansızın gidişin,
Şimdi yoktu bi anlamı suskunluğun.
Çırılçıplak kalakaldım sessizliğinin orta yerinde.
Sonra sesime yankı vermeyen uçurumlar kıyısında yürüdüm bir zaman
En çok sesini aradım.
Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler hâlâ.
Gözlerini sildi zaman..
Dedim ya... Eylül’dü.
Savruluşu bundandı kimsesizliğimizin.

Cemal Süreya

15 Kasım, 2012

Varolmayı da öğrenir insan

Tüm aldatıcılığına rağmen hayatın, varolmayı da öğrenir insan, öyle diyor Calvino.
....
Bazen yürürken kaybolduğunu hisseder ya insan, durmak için bir köşe arar.
Sanki köşeyi dönsem tanıdığım bir yeri görecekmişim de yolumu bulacakmışım.
Döneceğim köşe de beni karşılayacak olanın ne olduğunu bilmeden, köşeye ulaşmayı çalışmanın kendisidir ürkütücü olan, kaybolmak değil. 
Köşeyi döndüğümde yeni bir aşkla ya da eski bir dostla karşılaşacağım belki sadece, belki aradığım yolun kendisi değil de yolda yoldaşlık edebileceğim birisidir. 
Bu koşturmacam neden, nereye koşuyorum böyle, bu telaşım, bu sessizliğim neden? Belki şu köşeyi bir dönsem birisi dur diyecek, koşma artık gel birlikte yürüyelim. Yürümeye başladığım ama nereye gideceğimi bilmediğim o yolda artık koşmama gerek kalmayacak. Nedensiz sevmelerim karşılık bulacak, birisi, bu sefer, 'kal!' diyecek 'gitme!'. 
O zaman, gelecek kendiliğinden gelecek de hazırladığı yeni döneme misafir edecek beni. Çok şey istiyorum hayattan farkındayım, sevmeyi bile başaramazken.
Calvino'nun "Varolup, varolmadığını bilmeyen kişi olsa olsa bir gençtir." ifadesine referansla hala genç miyim acaba? 
"Ey eşiğinde bir anın, Durmadan değişen şeyler!"* nedir bu sabırsızlığın, telaşın kaynağı? 
Beni de takıp peşine sürüklediğin, gelecek kaygısı mı hayatın kendisi? 
Beklediğim gelecek her gün ellerimden kayıp giderken, varolmanın tarifini kim verecek bana? 
Söylendiği gibi Aura'sını kaybetmiş günümüz dünyasında, bireyselliğimden arındırılmış ve önceden belirlenmiş kuralların sıkı takipçisi haline gelmişim, inandığım savunduğum şeylerin yeniden üretilmiş yüzeysel soyut saçmalıklar olduğunu farkedemez olmuşum.
Organik bir bütünün zavallı bir parçası olmuşum da, bu  varolmayan bütünün geçtiği yeri dümdüz eden muhafazakar bir söylemin ürünü olduğunu göremez olmuşum. 
Varolmayan bir sistemin, varolan bir parçası olduğumu düşünüp koşturup duruyorum nereye varacağımı bilmeden.
Arada bir yabancılaşmam, sonra böyle böyle kendime gelmem varolmamın işaretçisi aslında, öğreniyorum zannımca. Netice de "Varolmayı da öğrenir insan.".
...
Aldatıcısın hayat, yalancısın da.
Bir parmak bal misali geçici sevgiler sunuyorsun damakta acı bir tatla birlikte.
Birisi geleceği için giderken, diğeri kendi geleceği için kal diyemezken, bilinmezliğinin keyfine varıp öylece izliyorsun.
"Hangi beklenmedik altın çağdır hazırladığın, sen ele avuca sığmayan, sen bedeli yüksek hazinelerin habercisi, sen fethedilmeyi bekleyen krallığım benim, Ey Gelecek..." (Calvino, Varolmayan Şövalye)




*AHT

11 Kasım, 2012

Göğe Bakma Durağı

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

Turgut Uyar


Bütün bunları söylemek istediğim, ama fırsat bulamadığım kimseye... 

07 Kasım, 2012

Alayının şerefine

"Dertli dertli çalıyor saz
Ağlıyorum bu akşam bu barda
Parça parça olmuş gönlüm
Kırılmış bir kadeh gibi yerde
Katılmıyor türkülere"

İşler güçler kainatın en saçma dizilerinden birisidir bence, kafa dağıtmaya birebirdir. Verdiği bir kaç toplumsal mesajı saymazsak - ki onlar da kendilerini parlaya parlaya belli ederler - izlenesi bile değildir, ama absürd olan ne varsa beni kendine çektiğinden izlerim işte.
Bu gece beni çok şaşırttı. Kendime gelemedim hala. 
Gül kıyıya vurduğundan beri pek iyi değilim zaten de, koşturmaca içinde akıp geçiyordu zaman.  Sanki şuan yine durdu zaman.
Bugün yabancılar polisinde tek bir işlemi yapmak için 7 saat 15 dakika beklemek de zoraki bir sıkkınlık yarattı üzerimde, onun da etkisini göz ardı etmemek gerekir şu an ki ruh halimde.
Murat ve Ahmet'in diyaloğu, sizi getirdi aklıma, kiminizle dostluğu paylaştık, kiminizle acıyı, kiminizle mutluluğu, kiminizle eğlenceyi, kiminizle sıkıntıyı, kiminizle çocukluğumuz gençliğimiz hepsi içiçe geçti, kiminizle de sadece yokluğu paylaştık ki bence en zoru da oydu, saçma sapan hayaller kurup, tekrar oturduk o masanın başına, kiminizle dal dal sigaralarımızı, gecemizi, gündüzümüzü o an ne varsa onu paylaştık işte... 
Ben çok özlüyorum hepinizi, gurbetlik dedikleri şey bu olsa gerek... 
Yanlarında olsan sıkıntın ne olursa olsun, güvende ve huzurlu hissedeceğin hiç kimsenin yanında olmaması, olamaması...
Çok garipmiş hakikaten. 
Çok da yorucuymuş. 
Yaşlanıyorum da sanırsam.
şu ikilinin diyaloğunu da paylaşayım da kafam iyice dağılmadan ne söylemek istiyorsam söylemiş olayım: 
"Yaşanan onca şeye
Pay edilen ekmeğe
Birlikte ilk defa dinlenen şarkılara
Ceptekini birleştirmeye
Başlı götlü yatmalara
Kurulan hayallere
İlk aşklara
İlk reddedilişlere
Yoklukta içtiğimiz mantarı hep içine düşen şişesinden ucuz şaraplara
Görüşmediğimiz arkadaşlara
Ayrıldığımız sevgililere
Alayının şerefine..."
ALAYININ ŞEREFİNE, ŞEREFİNİZE...

04 Kasım, 2012

AHT, Vysehrad

Prag'a geleli 10 ay oldu ve 10 ay da bir günlüğün dolması için yeterli bir zaman, hele de arada radikal kararlar alınmışsa. Türkiye'ye son gittiğimde oradayken kullandığım son günlüğüm bitmediği için kullanırım gayesiyle yanımda getirmiştim. Bu sabah o günlüğe göz atma gafletinde bulundum.
İçimden bir şeyler koptu bir kez daha.
Ne kadar üzülmüşüm, ne kadar kırılmışım, ne kadar sevmişim ben.
Acısı, sızısı geçiyormuş da, izleri silinmiyormuş.
Nasıl dışarı atacağımı bilemedim kendimi. AHT'mi aldığım gibi çıktığım sokağa.
Vysehrad da buldum kendimi. Kuruldum köşeme ve kitabımı açtığımda gözüme takılan ilk şiir şu oldu:
"Bendedir korkusu biten şeylerin
Çelik gagasında fecri taşıyan 
Mavi kartal benim...
Pençelerimde 
Asılmış bir Zümrüt gibidir hayat 
Sonsuzluk ısırır güzel kavsimde 
Susamış bir ceylan gibi zaman!"
AHT böyle birden silker ve kendime getirir beni.
Bir de Neslihan abla tabi ki :), o esnada telefonum çaldı ve Neslihan ablanın karşı konulamaz sesi "Kııızzz nerdesin hala ? kaç saat oldu!!" beni tüm düşüncelerimden sıyırdı aldı. O an neler düşündüğümü hatırlamıyorum, notlar almıştım aslında ama notlarımı da anlayamadım. Nasıl bir dönüş yaptıysam artık reel dünyaya! ama iyi oldu, saçma sapan bir melankolinin kollarına bırakmak üzereydim kendimi çünkü. Neslihan abla da en çok sevdiğim şey asla üstüme gelmemesi, şöyle ki bugün ona gittiğimde kızarmış gözlerimle hayli durgun ve suskundum, bir sorun mu var dedi, yok dedim, olursa haberim olsun dedi. Nerdeydin, neden geç kaldın vs vs demedi. Sustuk. Mükemmel bir anlaşma yöntemi.
Bilirim anlatırsam dinler beni ya, o bana yeter.
Bu gadget'ta bir hata oluştu