26 Aralık, 2012

Muhalif Kalmalı

Türkiye öyle bir döneme girdi ki, herhangi bir yorumda bulunmak için üzerine günlerce düşünmek bile yetersiz kalabiliyor. Yetersiz kalabiliyor çünkü,  anlamak ya da açıklamak için ayırdığınız bu süre zarfında çoktan bir kaç değişiklik daha yapılmış ve meşru kalıplarına sığdırılmış oluyor.
Şu an ki hükümet ve başbakanının, lehine her durumu meşru kalıplar içerisine sığdırarak açıklaması, yasalaştırması ve uygulaması bu durumun en basit örneğidir, ki aleyhine gerçekleşmiş durumları da gayrimeşrulaştırmak suretiyle lehine çevirmesindeki başarısı da göz ardı edilebilir değildir.
Bir ODTÜ'lü olduğum için değil, muhalif olduğum için yazıyorum bunları. ODTÜ kampüsü içerisinde öğrenciye uygulanan şiddet ilk değildir ve hükümetin, yandaş medyanın ve irade yoksunu bir grup "akademisyen"in bu şiddete karşı tutumu, daha da ötesi körlüğü, siyasi ve sosyal duruşlarından ya da "duramayış"larından kaynaklanmaktadır. İlk değildir ve son olaylar üzerine geliştirdikleri söyleme  bakarak son olmayacağı da aşikardır.
Öğrencilerin karşı ya da muhalif duruşu başbakanın iddialarının aksine, Göktürk 2 uydusuna değildir, bu duruş hükümetin eşitsiz, adaletsiz, özgürlükleri kısıtlayan, muhafazakar söylemlerine ve uygulamalarına karşıdır. Bu hareket içerisindekiler, Zaman yazarı İbrahim Öztürk veya Hüseyin Gülerce gibi kimselerin iddia ettikleri gibi ne idüğü belirsiz, ODTÜ'lü bile olmayan militan tipler değildir, terorist hiç değildir. Terörizm kavramının tanımı gereği bir görecelilik temeli üzerine kurulu olduğunu anlayamacak sığlıktaki bu kimseler, ezbere söylemler üzerine konuşmaktan çekinmezken, bu harekete dahil olan kimseler aldıkları eğitimin hakkını veren, okuduğunu anlayan, adaletsizliğe, eşitsizliğe boyun eğmeyen, "tepki verebilen", baskılar karşısında yılmayan, her şeyden öte kendi "irade"leri ile harekete geçebilen kimselerdir. Ha, tabi ki bu hareketi de "dış mihraklar"a  bağlayan muhafazakar "aydın"lar -bu iki sözcüğün bir araya gelmesi konjonktürel olarak mümkün olmasa da, günümüz Türkiye'sinde pek çok popüler- ve "aydın gazeteciler" de oldu,Türkiye de son zamanlarda, iradelerinden sıyrılmış yandaş olmaktan öteye geçemeyen diğer aydınlar ve akademisyenler dışında.
Genellemeler yapmak üslubumun bir parçası olmamıştır hiç bir zaman, özellikle, aydınlar akademisyenler gibi. Hali hazırda Çankırı Karatekin Üniversitesi, Siyaset bilimi ve Kamu yönetimi bölümünde araştırma görevlisiyim ve görevimi sözleşmeli olarak yurtdışında gerçekleştiriyorum. Bu notu veriyorum, çünkü genellediğim bu sınıflardan birisinin de üyesi olmam, bu genellemeyi yapmakta benim için herhangi bir engel teşkil etmemektedir. Akademik çevreleri adına bu hareketi kınayan açıklamalar yapan rektörler de, buna karşı çıkan öğretim görevlileri de, ODTÜ de öğrencilerine sahip çıkan, onlara bu harekette destek olan akademisyenler de aynı camianin üyeleridir.
Bu yazıyı yazmakta ki amacım, durumun bir analizini yapmak, kimin haklı kimin haksız olduğunu göstermek değil -ki zaten haklı olan da haksız olan da gözler önünde benim perspektifimden -, söylemek istediğim şu ki, AKP hükümeti 3 dönemdir oy oranını arttırmaktadır ve bu yaptığı tüm gerici "reform"ların meşru temeller üzerinde oturtulmasından, veya en azından öyle gösterilmesinden kaynaklanmaktadır, ve ODTÜ öğrenci hareketinin aynı şekilde halka gayrimeşru olarak sunuluyor oluşu ve bizim buna reaksiyon tavrımız onların ekmeğine sürülmüş baldan başka bir şey sağlamayacaktır. Bunun farkındalığında, hareket gündemden düştüğünde bile biz bu muhalif tavrımızdan vazgeçmemeliyiz. Zira hükümetin önünde şehir hastanelerinin kurulmasına engel "güçler ayrılığı" denen bir şey var, ne menem şeyse, ve bu ne menem şeyin halkın en çok ihtiyacı olan sağlık hizmetlerinin karşısında duruyor oluşu da başka menem bir şeydir.
Velhasılı, söyleme bakıldığında hükümetin ve başbakanın halkın desteğini almakta ki başarısı şairanedir.
Her gelişmenin, Göktürk 2 uydusu gibi, karşısında olan bu terörist öğrenciler ve halka hizmetlerin karşısında duran "güçler ayrılığı" ilkesi,  hükümet ve desteğini aldığı kitle için hiç bir fark teşkil etmemektedir. Bu bağlamda hükümetin bu iki durum karşısındaki reaksiyonları arasında da bir fark olmayacaktır.

*ODTÜ lü olduğum için yazıyor değilim açıklaması, yanlış anlamalara mahal versin istemiyorum. ODTÜ'lü olmanın bir ayrıcalığıdır kendi iradeni takip edebilme. Bu açıklamamın sebebi, bu yazıyı ODTÜ lü kimliğimle ve duygusal sebeplerle değil de, bir muhalif olarak duruşuma binaen yazmış olmamı vurgulamak istememdir.

23 Aralık, 2012

Yazık demeye dilim varmıyor


Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki her şey tüketme ile bağıntılı. Bir şeyi ancak tüketebiliyorsan varolduğunu hissedebiliyorsun.
Mutluluk bir pamuk ipliğiyle cüzdanlarımıza bağlanmış. Satın alabildiğimiz müddetçe mutlu olduğumuz yanılgısına kapılıyoruz. E bu da bir süreliğine tatmin ediyor aç ruhlarımızı. Ya sonrası?
Kısır bir döngü işte...
İstediğini elde edemeyen mutsuz insanların kurduğu kaotik bu düzende, kendini okuduklarıyla tatmin etmeye çalışan bir kaç aç ruh daha.
Neden bu kadar zor sanki?
Sevmek bir karşılık beklemeden neden bu kadar zor?
Ya da sevgi sandığı şey, her neyse, tükettikten sonra çekip gitmek neden bu kadar zor?
Sahip olamamakla mi ilgili bütün bunlar?
Ben çok bir şey istediğimi düşünmüyorum, Beril her ne kadar istediğim şeyin imkansız olduğunu dile getirse de, çok sık.
Benim hayalini kurduğum dünya eşit ve özgür, tüm bu delilikten arınmış, sevginin sadece sevginin kendisi için olduğu bir dünya.
Ben bu yazıyı ingilizce yazsaydım, daha net anlatabilirdim ne demek istediğimi. Ama burada ne demek istediğimi, Türkçe bile anlayamayacakları için fark etmez. Yani "sevginin sadece sevginin kendisi için" ifadesi yerine, "love for itself" yazsam kimse Kant açıp okumayacağına göre, benim kendimi nasıl ifade edeceğimin pek de bir önemi yok aslında.
Anlayacağınız dilden söylemek gerekirse, dönün tüketmeye alışık olduğunuz hayatlarınıza, biz lanet olasıca dünyamızda mutluyuz. Üzmeyin arkadaşlarımı da, beni de...
Gönülden taa böyle derinden diliyorum, hiç bir hatanızdan ama hiç birinden ders alamayın, ve yaşadığınız bu yanılgıdan hiç kurtulamayın.

17 Aralık, 2012

Teneşirlere Geleyim

Bir güne kötü uyanmak kadar kötü ne olabilir diyordum ki sabah, bütün günüm daha da kötü geçti. işte hiç bir şey hakkında çok da emin olmamak gerekiyor. O kadar gergin suratsızım ki bugün, kendimden sıkıldım. Mendebur dedim durdum kendime. Basit bir banka işlemi bütün gününe mal olmamalı insanın. Bütün gün ufacık bir banka işlemini halletmek için uğraştım. İki kez bankaya gittim, halloldu nihayetinde ama ömrümden ömür gitti. Banka memurunu da uğraştırdım durdum bugün, bir  teşekkür bile etmedim arkadaş, ne kadar öküzüm ne kadar hayvanım, eve gelince farkettim teşekkür etmediğimi. Teneşirlere geleyim ben teneşirlere.
Bir de uyduruk bir proje ödevi için çoluk çocukla uğraşıyorum ya, çok kızıyorum kendime.
Lilia geldi şimdi odaya da havamı değiştirdi ya.
L:"Bu hayat bizden bir şeyler istiyor, ama ne istiyor anlamıyorum ben. Di mi biz yaşadıklarımızdan öğrenmeliyiz. Ama şimdi ben bundan ne öğrenmeliyim bilmiyorum ki! "
K:"Uf Lilia ne diyon ya, ölcez eninde sonunda, öğrenme bir şey boşver bu sefer de."
L:"sen iyi değilsin bugün, bir şey mi oldu? Aaaa napıyon?"
K: "Napıyon mu? :) :) kızım ne kafasındasın ya -napıyon- ne demek?"
:) şakalar gülüşmeler.
L:"Hep senden öğreniyorum böyle şeyleri, benim türkçem çok güzeldi hep senin yüzünden bozuluyor, herkes bana gülüyor companyde! :) :) "
K: :):):)
L:"ne kafasındasın ne demek?"
K:"offf liiiil ooof :) :)"
L:"tamam gittim:):)"
Lilia ile dialoglarımızı yazsam kitap olur da hala hiç tadımda değilim.
Ay şu dönem bir bitse, şu bürokratik işlerim bir hallolsa her şey çok iyi olacak da, bitmiyor, bu dönem bitmiyor.. neyse işime döneyim de ödevlerimi yapayım.
Sınavlarımı da erken bitirip bir Türkiye ye gideyim, havam değişsin.

16 Aralık, 2012

Oblomov

Masterda çalıştığın disiplini değiştirirsen böyle Oblomov gibi oturur düşünürsün bütün gün masanın başında. Daha kaç hata yapacağım hayatımda acaba çok merak ediyorum. Tartışmadığım tek bir hoca kalmadı bölümde. Bir hocayla da uzlaşabilsem ne güzel olurdu diyorum bazen kendime, Robinson'u es geçmeyeyim şimdi, tartışmadan konuşabiliyorum kendisiyle.
Oblomov kadar çaresiz değilim gibi hissediyorum çoğu zaman ama yine de sıkılıyorum. Bütün gün masanın başındayım, okuyorum okuyorum ama bir adım ilerlemiş hissetmiyorum kendimi. Hep evdeyim, hep aynı insanlarla görüşüyorum, okuduğum kitapları okuyorum tekrar tekrar, okulla ev arasında gidip gelmekten başka bir şey yapmıyorum. Değişik tek şey her gün başka bir şeyi özlüyor olmam. O kadar yaratıcıyım ki bu konuda kendimi şaşkınlıkla izliyorum.
Değişik şeyler yapıyorum aslında kendime çok haksızlık ediyorum.
Cuma günü Charles Üniversitesinin bir etkinliğine katıldım mesela, geleneksel Çek Christmas yemekleri yaptık, gelenekleri hakkında konuştuk, bir de bir masal uyarlaması izledik, her yıl Christmasdan önce yayınlanırmış televizyon kanallarında ve geleneksel her ailenin keyifle izlediği bir filmmiş The Proud Princess ingilizcesi, ben türkçeye gururlu prrenses olarak çevirebileceğimi düşündüm. Film 1952 yapımı, olay örgüsü kendini çok beğenmiş bir prensesin komşu ülkenin mütevazi kralı tarafından sabırla terbiye edilmesi etrafında şekilleniyor. Siyah beyaz masalsı ve çok eğlenceli bir film, ve ana fikri de mütevazi Kral Miroslav tarafından açık ve net bir şekilde veriliyor filmin sonunda, insanları küçük görenleri küçük duruma düşürmeli. Böyle verilince acımasız ve aptalca görünebilir ama filmi izledikten sonra anlamlı hatta keyifli bir sonuç olarak kabul edilebilir. Sonra doğum günü partisine gittim sınıf arkadaşlarımdan birinin, ilk kez Herna'ya gittim, bir sürü slovak geleneği öğrendim, ders çalıştım, "Marx@2000" diye bir kitaba başladım, ödev yaptım, sinemaya gittik Anna Karenina'ya, harika bir filmdi, bir çok şey yapmışım aslına bakarsan.
Ne çok söyleniyorum ben böyle. Oblomov da böyle oturduğu yerden söylenir dururdu ama ben onun gibi olmak istemiyorum, bir şeyler yapmak gerek, ama ne yapmak gerek ona kafa yormak bile istemiyorum. Sanki hala yılların yorgunluğu omuzlarımdaymış da yeni yeni dinleniyormuşum gibi hissediyorum.
Tüm bu kafa dağınıklığım karmaşıklığım yaşadığımız bu postmodern dünyanın kaotik düzeniyle ilgili aslında, kendini bir kere öylece bırakınca toplaması zor oluyormuş onu gördüm. İnsan düşüncelerini bile sistematize edemiyormuş çok enteresan.
Ben Prag'a yerleşmeye karar verdiğimde kendime 6 ay vermiştim, 6 ay da ancak işlerimi, okulu, hayatımı burslarımı düzene sokabilirim, kafamı toplarım diye düşünmüştüm. Nihayetinde öyle olacağa da benziyor. ama sadece 1 ayım kaldı, Oblomov gibi yaşamaktan her ne kadar sıkılmış olsam da, ne yalan söyleyeyim keyifli yanları da var. Kendime verdiğim sürenin sonuna yaklaşırken tadını çıkarmasam mı diye de düşünmüyor değilim. Evet, evet en iyisi öyle yapayım.


12 Aralık, 2012

Ver bana düşlerimi

Haftasonu 3 ödev yazıp bir de sunum hazırladım, hazırladığım sunumu bir de yaptım yani. Çok yoğun, çok yorucu bir haftasonu geçirdim uzun sözün kısası. Ders çalışırken sigara krizlerim tuttuğu için, camda sigara içmeme rağmen, odam leş gibi sigara koktu. E bu süreçte bolca sövme, lanet etme eylemlerine girdim. Bir de kısa vadede yaptığımız planların hayallerine sarılıp avundum. Söylerim ben hep benim afyonum da umut diye.
Göksu ile konuşuyorduk yılbaşı planımız hakkında. "Ne kadar heyecanlıyız, bir an önce gelsin yine hep birlikte olalım, bir hayalimiz daha gerçekleşsin." Benim yoğunluğum hayallerimizin bile keyfine varmamıza engel oldu tabi ki. Sonra Göksu dedi ki, "yüz yıldır öğrenciyiz hala her şeyi son dakikaya bırakıyoruz, bir planlı yaşamayı öğrenemedik!", sonra komiklikler şakalar... Ben böyle değildim ki dedim, "Hadi oradan" dedi. Sonra şöyle 2010'a bir gittik geldik. 
Böyle değildim gerçekten. Kızmadık ama sebebim olana, güldük geçtik yine. 
Bugünü kendime ayırdım, dinleneyim hem biraz da okuyayım diye. Odamı temizledim, sigara kokusundan arındırdım bir kere, ah bu koku beni öldürecek. Sonra biraz Derrida okuyayım dedim, Shakespeare okurken buldum kendimi. Ah Derrida ah, ne bitmez tükenmez çilesin benim için. Tam anladım sanıyorum... Sonuç hep aynı. Felsefe seviyorum okuyorum demeye utanıyorum senin yüzünden. Ama azimli sıçan duvarı deler demişler benim hiçbir şeyden vazgeçtiğim görülmemiştir. Göreceğiz Derrida bakalım sen mi büyüksün ben mi :) ... Bazen gerçekten sırf anlaşılmamak için yazdığını düşünüyorum. Hakkında yazılanları okurken anladım sanıyorum, ne zaman ki kendi kaynaklarına yöneliyorum saç baş yolma derecesine geliyorum. Ömür törpüsü ömür. Ontolojini bir kapsam gelecek devamı da bakalım daha kaç kez okumam gerekecek.
....
Daha da enteresanı Derrida okurken bile aklıma gelip, takılıp, kalabiliyor olması. Arada hiç olmayacak zamanlarda gelir aklıma, özlerim öylece. 
Siz tanımazsınız onu, çoğu bilmez... Bir Beril bilir biraz, bir de Hale. 
Öyle arada aklıma geliyor ama sadece özlüyorum. Bir mektup yazmaya, bir mail atmaya, ne bileyim bir telefon etmeye cesaret edemiyorum. Bunlardan herhangi birini yapsam ne farkedecek ki sanki diyorum. sonuç değişecek mi. Unutmuyorum belki unutamıyorum, belki sadece özlüyorum. kolay olan kısmıyla baş edebiliyorum da, bir adım öteye geçemiyorum. Arada o yazıyor bir şeyler ama saçma sapan iki geyikten öteye geçemiyoruz. İkimiz de biliyoruz geçsek de ne fark edecek ki sanki. Susuyoruz sonra bazen haftalar sürüyor bu suskunluk, bazen aylar. Ama illa bozuluyor bir yerlerde. Ne sessizliğimize tahammül edebiliyorum ne de alternatifine düşününce, o yüzden düşünmemeyi tercih ediyorum. Şarkılarda, şiirlerde, bazen teknede, bazense Derrida okurken bile aklıma gelip kalabiliyor öylece. Hiç bir şey yapmıyorum, hiç bir şey düşünmyorum, öyle kuru bir özlem. Sonra kayıtsızlığıma şaşırıyorum tekrar. Tekrar ve tekrar...
Sorumsuzluklarım da dahil hayatımda bir çok sıkıntıya sebep aklıma geldiğinde bile sinirlenmiyor  ya da kızmıyorum ya... Sadece kendime kızıyorum, nasıl bu kadar kayıtsızlaştığıma inanamıyorum. 
Sadece kendime kızıyorum, çünkü kendime kızmak en kolay olanı... 
Korkuyorum da. Ya bir daha hiç sevemezsem? Hep böyle bir yerlerden bir yerlere taşınarak mı geçecek ömrüm, bekleyerek beni bulmasını? 
Bana gel demeyecek biliyorum, o gel demedikçe ben de dönmeyeceğim. 
Kayıtsızlığımızda yok olup gidicez birbirimiz için.
... 
Tüm bunlara sebep olan, hatırlamıyorum bile neler olduğunu yine de giderken götürdüğün ne varsa bana ait, geri ver istiyorum, geri ver bana düşlerimi.

08 Aralık, 2012

Lahmacun

Kahvaltıyı öğleden sonra 3.30 da yapınca, saat 5.30 da üzerinde hala uyku mahmurluğu olabiliyor insanın. Çok da alışık olduğum bir durum değil bu benim. Ben kaçta yatarsam yatayım, kurulmuş saat gibi sabah 8'de uyanırım aslında. Ama son zamanlarda hayatımda hiç uyumadığım kadar uyuyorum. Bazen 13 ya da 14 saat uyuduğum oluyor. Sanki bıraksam kendimi bütün gün uyurmuşum gibi hissediyorum. Lilia "Normal" diyor, " Çok yoruldun son zamanlarda." Yani yoruldum da tek yorulan ben değilim ki yer yüzünde, herkes her yorulduğunda aynı reaksiyonu verse, içinden çıkılamaz bir hale gelir her şey, rüyalarında yaşamayı seçer insan, neden bir de gerçeklikle yorsun ki kendini. Ama yine de bu kadar karmaşıklaştırmama gerek yok aslında durumu :), Sabah 6 da geldim eve :). En azından bugün için normaldi yani :).
Bol koşturmacalı bir gün oldu dün. Sabah Kalkıp Çekçe dersine gittim, saat 7 de ders mi olur arkadaş ya, olmaz o ne öyle, hem de dil dersi yani. Herkes böyle düşünüyor olsa gerek ki sınıfta maksimum 4 kişi oluyoruz. Beceremiyorum da, ilkokuldaki gibi fiil çekimleriyle uğraşıyoruz. Gitmesem hiçbir şey kaybetmezmişim gibi hissediyorum ama bu merakıma engel olamıyorum işte ben :(, hani belki öğrenebilirim bir şeyler diye. Konuşamayacağımı biliyorum ama, ya konuşursam? :) Ay çok merak ediyorum, neyse göreceğiz. Öğleden sonra Lilia'nın mezuniyet töreni vardı. 
Malostranské náměstí 'de Matematik fakültesi binasında yapıldı. Karolinum'da yapılan mezuniyet törenleri kadar güzel değildi, ama yine  de  güzel ve keyifliydi, gelenekleri çok farklı, çok etkileyici. Aslında bu törenlerin yapıldığı salonlarda sadece bir kereliğine bile olsa bulunmak bana yettiğinden, benim için her türlü etkileyici seremoniler bunlar. Dün törende tüylerim diken diken oldu. Sadece 5 ders alıp okulumdan mezun olabilecekken, okulu bırakmış olmama şaşırdım yine. Siyaset felsefesini bu kadar çok severken ve sona bu kadar çok yaklaşmışken, verdiğim bu radikal karara hala şaşıyorum. Avutabiliyorum da kendimi, almam gereken son beş ders mantık vs idi, istemediğim keyif almadığım daha önce alıp bıraktığım dersler beşi de, "keyifle çalışabileceğin tüm dersleri aldın, mesele bir kağıt parçasıysa..." diyorum ve kurtarıyorum kendimi yabancılaşmış düşüncelerimden.
Bu düşünce silsilesinden sıyırır sıyırmaz kendi mi, koştura koştura Doğuşcan'lara gidiyorum, çünkü önceden planladığımız lahmacun partisine hazırlanacağız. Doğuşcan her şeyi hazırlamış zaten bana da hamurları açmak kalıyor o kadar. Yahu arkadaş evde lahmacun yapılır da bu kadar mı tatlı, bu kadar mı lezzetli olur :). Hazırlaması da, yemesi de pek keyifli oldu anlayacağınız. Kalan hamurla, Zuzana'nın makarna kesmesi de ayrı bir fenomendir benim için. Laf lafı açtı, bizim Anadolu'nun bağrından analarının koynundan kopup gelmiş erasmuslarla eğlendik azıcık :) Hak ediyorlar da arkadaş, bu kadar mı şaşkın olunur. Ne Türkçe konuşabiliyormuşuz, ne İngilizce  rahatsız ettik gençleri biraz. Bizi düzeltip, uğraşıp durdular. Sohbet vs derken kendimizi Propaganda ya attık. En son Nebe'deydik, sabah tram'iyle de eve döndüm. Doğuşcan'ın geceye damgasını vuran ifadesine de referans vermeden edemeyeceğim :), okulla ilgili konuşuyorduk Doğuş "article"lar ile ilgili bir şey söyledi ve bu Erasmus Merve'sinden kaçmadı tabi ki, cevap yeterince netti, "Yabancı dilde olunca article diyoruz, türkçe olunca makale, ne var?". O atmosferde uzun zaman eğlendik şimdi düşününce etkisini kaybetmiş olsa da. Son derece yorucu ama keyifli bir gün oldu, sanki evde geçirdiğim son bir kaç haftayı sıkıştırılmış bir biçimde bir günde yaşadım. Şimdi düşününce bile yoruluyorum, çünkü ben dün o koşturmaca içerisinde iki kere de markete gittim.
Bu arada öğrenciliğe devam. Okula, derslere, konulara ve sınıf arkadaşlarıma hala alışmaya çalışıyorum. Bu hafta daha bir rahatlamış hissettim kendimi. Salı günü bölüm yemeğimiz vardı, hocalar öğrenciler master programı kadrosu oradaydı. Daha familiar hissettim ne yalan söyleyeyim. Sanki daha kolay olacak bundan sonra. En azından EU konusuna biraz daha yaklaşabilirim gibi hissediyorum. Her neyse, göreceğiz bakalım. Ben ödevlerime döneyim de sonra "ah anam, vah anam" demeyeyim.


03 Aralık, 2012

Leylak

Henüz ortaokuldaydım ben. Kendi el işi atölyemizi kendimiz kurmuştuk. Kazan dairesinin hemen yanında geniş bir koridor vardı, depo olarak kullanılan. Resim öğretmenimizin adını hatırlamıyorum ben şu an nasıl da kırgınım hafızama, üniversiteden henüz mezun olmuştu ve ne yapıp ne edip o alanı elişi atölyesine çevirmemizi sağlamıştı. Sıralarımızı bahçede zımparalayıp cilalamıştık. Çok tatlı küçük bir atölyeydi. Resimden seramiğe, heykelden ebruya denemediğimiz çok az şey kalmıştı o koşullarda denenebilecek. Sanat tarihine dair bir şeyler öğrenmeye de o zaman başlamıştım işte. 
Beni en çok etkileyen şey sıcak ve soğuk renklerin belli diğer renklerle karışması sonucu hep aynı renklere ulaşıyor oluşumuzdu. Mesela sarı ve kırmızı karıştırdığımızda ton farkı ne olursa olsun, bir ton turuncu elde ediyorduk. Aslında görmediğimiz bir şey değildi ama bunun bir fact olarak sunulması beni benden almıştı adeta. Pastel boyalarımı da ondan sonra bitirdiğimi hatırlıyorum, ne yaparsam yapayım değiştiremiyordum çünkü, o illa turuncu oluyordu ne yaparsam yapayım. Yağlı, sulu ve guaj boyalarda durumu az buçuk kavrayabiliyordum çünkü renklerin sıvıyken karışması çok daha kolaydı ve yeni bir renk elde etmekte. Ama pastel boya... İnanılır gibi değildi her defasında aynı renklere ulaşıyordum. Boyalarım bittiğinde ancak büyüsünü kaybetmişti bu keşif. Çetin dayım almıştı o boyaları bana, karne hediyesi olarak, nasıl da içim sızlamıştı. 
En çok moru severim ben. İnci Beyza da moru sevmeye başladığı zaman babam bu kız da teyzesinin yolundan gidiyor hayır olsun demişti. İnci Beyza neden moru seviyor bilmiyorum ama ben neden mor renge bu kadar düşkün olduğumu hatırlıyorum. Renkler hakkında bu gerçeği öğrendiğimde mor beni çok şaşırtmıştı çünkü biri sıcak biri soğuk iki ana rengi karıştırıyorsunuz ve ortaya başka bir soğuk renk - mor - çıkıyor. Ama mor öyle herhangi bir renk gibi değil. Sıcak renklerle sıcak renk gibi davranıyor, soğuk renklerle soğuk renk gibi. Hani sanki kırmızılığından bir kurtulsa daha özgür olacakmış da kendiliğini tadacakmış gibi, ya da maviliğinden bir uzaklaşabilse yalnızlığından kurtulacakmış gibi. Gökkuşağında da hemen mavinin yanında oluşur mor, bittiği yerde, sanki maviden bir kurtulsa kırmızıya kavuşacakmış gibi. Velhasılı ben mor rengini ve her tonunu severim.
---
Hasan Hüseyin Korkmazgil
"Sokaktayım  
gece leylâk  ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor! "
diyor şiirinde. 
Bugün kafam gitti yine bir yerlere ve Hasan Hüseyin okurken buldum kendimi. 
Ben İstanbul'da doğdum ve yaşadım üniversite okumak için Ankara'ya taşınana kadar. Eğer İstanbul'da doğduysanız ve görece dezavantajlı bir sosyokültürel yapıdan geliyorsanız çiçekler nasıl kokar pek fikriniz olmaz. Hem güzel parklara bahçelere erişiminiz olmadığından, hem de siz bu çiçeklere erişseniz bile İstanbul'da artık çiçekler kokmadığından. Bu dönem okuduğum kitaplarda - Türk Edebiyatı Eserleri - leylak kokusuyla İstanbul un güzelliğinden söz edilip durulurdu da, ben ne güzel bir koku duyardım, ne de kaldırım aralarında açmış solgun bir kaç papatyadan başka çiçek görürdüm. Adaya gittiğimizde tesadüfen leylak gördüğüm olmuştu bir kez ama o da kokmuyordu, zamanı geçmişti sanırsam.
Ben gece nasıl kokar, leylak ve tomurcuk kokusu nedir bilmezdim, Ankara'ya, kampüse taşınana kadar. 
7.yurdun önünde iki kocaman leylak ağacı vardır. Önünden şöylece geçerken bile kendine çekiverir insanı, şöyle bir başını çevirmemek, kokuyu içine çekmemek mümkün değildir. 
İlk baharımdı kampüste, tiyatro festivali vardı sanırsam, aklım oyunda kafam bir milyon yurda dönüyordum, abazan yokuşunu henüz tırmanmıştım ki ne düşündüğümü unuttum bir anda, "Haziran'da Ölmek Zor" geldi aklıma aniden, "gece leylak kokuyordu". Sanki uzun bir rüyadan uyanmıştım da, yıllar önce o renkleri keşfederken hissettiğim heyecanla sarılmıştım yeniden.
Ben mor rengini de severim, leylağı da. En az kitaplarımı, şiirlerimi sevdiğim kadar severim onları da.
Hani ben diyorum ya Ankara'yı çok seviyorum diye, bu yüzden seviyorum işte, bunlar gibi onlarca sebepten dolayı seviyorum. 
Kafam böyle arada gidiyor bir yerlere işte benim, sonunda ne düşündüğümü unutuyorum. Bu beni çoğu zaman endişelendirse de, şu an ne kadar da şanslıyım diye düşünüyorum, kilometrelerce uzakta dünyanın en güzel şehirlerinden birinde, hiç de güzelliği olmayan bir şehre özlem duyup, gençliğimle avunabiliyorum. 
Benim leylak kokulu gecelerim...

HAZİRANDA ÖLMEK ZOR    
işten çıktım  

sokaktayım
elim yüzüm üstümbaşım gazete

sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sokakta tomson

sokağa çıkmak yasak
sokaktayım
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

havada tüy
havada kuş
havada kuş soluğu kokusu
hava leylâk
ve tomurcuk kokuyor
ne anlar acılardan/güzel haziran
ne anlar güzel bahar!
kopuk bir kol sokakta
çırpınıp durur

çalışmışım onbeş saat
tükenmişim onbeş saat
acıkmışım yorulmuşum uykusamışım
anama sövmüş patron
ter döktüğüm gazetede
sıkmışım dişlerimi
ıslıkla söylemişim umutlarımı
susarak söylemişim
sıcak bir ev özlemişim
sıcak bir yemek
ve sıcacık bir yatakta
unutturan öpücükler
çıkmışım bir kavgadan
vurmuşum sokaklara

sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
dallarda insan iskeletleri

asacaklar aydemir'i
asacaklar gürcan
belki başkalarını
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
dökülüyor etlerim
sarı yapraklar gibi

asmak neyi kurtarır
sarı sarı yaprakları kuru dallara?
yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
ne anlatır bir ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?

asılmak sorun değil
asılmamak da değil
kimin kimi astığı
kimin kimi neden niçin astığı
budur işte asıl sorun!

sevdim gelin morunu
sevdim şiir morunu
moru sevdim tomurcukta
moru sevdim memede
ve öptüğüm dudakta
ama sevmedim, hayır
iğrendim insanoğlunun
yağlı ipte sallanan morluğundan!

neden böyle acılıyım
neden böyle ağrılı
neden niçin bu sokaklar böyle boş
niçin neden bu evler böyle dolu?
sokaklarla solur evler
sokaklarla atar nabzı
kentlerin
sokaksız kent
kentsiz ülke
kahkahanın yanıbaşı gözyaşı

işten çıktım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
karanlıkta akan bir su
gibi vurdum kendimi caddelere
hava leylâk
ve tomurcuk kokusu
havada köryoluna
havada suçsuz günahsız
gitme korkusu
ah desem
eriyecek demirleri bu korkuluğun
oh desem

tutuşacak soluğum
asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi
yaşatmaktır önemlisi
güzel yaşatmak
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak

ah yavrum
ah güzelim
canım benim / sevdiceğim
bitanem
kısa sürdü bu yolculuk
n'eylersin ki sonu yok!
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

nerdeyim ben
nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz siz
kimsiniz?
ne söyler bu radyolar
gazeteler ne yazar
kim ölmüş uzaklarda
göçen kim dünyamızdan?

asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi?
yolunmuş yaprakları
ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
söyler hangi güzelliği?

kökü burda
yüreğimde
yaprakları uzaklarda bir çınar
ıslık çala çala göçtü bir çınar
göçtü memet diye diye
şafak vakti bir çınar
silkeledi kuşlarını
güneşlerini:
«oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet, memet!»

gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
üstümbaşım elim yüzüm gazete
vurmuşum sokaklara
vurmuşum karanlığa
uy anam anam

bu acılar
bu ağrılar
bu yürek
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
bu geceler niçin böyle insansız
bu insanlar niçin böyle yarınsız
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?

kim bu korku
kim bu umut
ne adına
kim için?

«uyarına gelirse
tepemde bir de çınar»
demişti on yıl önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
demek ki «manda gönü»
demek ki «şile bezi»
demek ki «yeşil biber»
bir de memet'in yüzü
bir de güzel istanbul
bir de «saman sarısı»
bir de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
geride kalanlara

nerdeyim ben
 nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz?

yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
3 haziran '63'ü

bir kırmızı gül dalı
şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
bir kırmızı gül dalı
nâzım ustanın

gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
bir basın işçisiyim
elim yüzüm üstümbaşım gazete
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
şuramda bir çalıkuşu ötüyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor! 

FAHRİYE ABLA

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!


Eviniz kutu gibi bir küçücük evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.
Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,
Hâlâ dağları karlı Erzincan'da mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hâtırada kalan şey değişmez zamanla.
Ne vefalı komşumdun sen, Fahriye abla!


Ahmet Muhip Dranas
Bu gadget'ta bir hata oluştu