16 Aralık, 2012

Oblomov

Masterda çalıştığın disiplini değiştirirsen böyle Oblomov gibi oturur düşünürsün bütün gün masanın başında. Daha kaç hata yapacağım hayatımda acaba çok merak ediyorum. Tartışmadığım tek bir hoca kalmadı bölümde. Bir hocayla da uzlaşabilsem ne güzel olurdu diyorum bazen kendime, Robinson'u es geçmeyeyim şimdi, tartışmadan konuşabiliyorum kendisiyle.
Oblomov kadar çaresiz değilim gibi hissediyorum çoğu zaman ama yine de sıkılıyorum. Bütün gün masanın başındayım, okuyorum okuyorum ama bir adım ilerlemiş hissetmiyorum kendimi. Hep evdeyim, hep aynı insanlarla görüşüyorum, okuduğum kitapları okuyorum tekrar tekrar, okulla ev arasında gidip gelmekten başka bir şey yapmıyorum. Değişik tek şey her gün başka bir şeyi özlüyor olmam. O kadar yaratıcıyım ki bu konuda kendimi şaşkınlıkla izliyorum.
Değişik şeyler yapıyorum aslında kendime çok haksızlık ediyorum.
Cuma günü Charles Üniversitesinin bir etkinliğine katıldım mesela, geleneksel Çek Christmas yemekleri yaptık, gelenekleri hakkında konuştuk, bir de bir masal uyarlaması izledik, her yıl Christmasdan önce yayınlanırmış televizyon kanallarında ve geleneksel her ailenin keyifle izlediği bir filmmiş The Proud Princess ingilizcesi, ben türkçeye gururlu prrenses olarak çevirebileceğimi düşündüm. Film 1952 yapımı, olay örgüsü kendini çok beğenmiş bir prensesin komşu ülkenin mütevazi kralı tarafından sabırla terbiye edilmesi etrafında şekilleniyor. Siyah beyaz masalsı ve çok eğlenceli bir film, ve ana fikri de mütevazi Kral Miroslav tarafından açık ve net bir şekilde veriliyor filmin sonunda, insanları küçük görenleri küçük duruma düşürmeli. Böyle verilince acımasız ve aptalca görünebilir ama filmi izledikten sonra anlamlı hatta keyifli bir sonuç olarak kabul edilebilir. Sonra doğum günü partisine gittim sınıf arkadaşlarımdan birinin, ilk kez Herna'ya gittim, bir sürü slovak geleneği öğrendim, ders çalıştım, "Marx@2000" diye bir kitaba başladım, ödev yaptım, sinemaya gittik Anna Karenina'ya, harika bir filmdi, bir çok şey yapmışım aslına bakarsan.
Ne çok söyleniyorum ben böyle. Oblomov da böyle oturduğu yerden söylenir dururdu ama ben onun gibi olmak istemiyorum, bir şeyler yapmak gerek, ama ne yapmak gerek ona kafa yormak bile istemiyorum. Sanki hala yılların yorgunluğu omuzlarımdaymış da yeni yeni dinleniyormuşum gibi hissediyorum.
Tüm bu kafa dağınıklığım karmaşıklığım yaşadığımız bu postmodern dünyanın kaotik düzeniyle ilgili aslında, kendini bir kere öylece bırakınca toplaması zor oluyormuş onu gördüm. İnsan düşüncelerini bile sistematize edemiyormuş çok enteresan.
Ben Prag'a yerleşmeye karar verdiğimde kendime 6 ay vermiştim, 6 ay da ancak işlerimi, okulu, hayatımı burslarımı düzene sokabilirim, kafamı toplarım diye düşünmüştüm. Nihayetinde öyle olacağa da benziyor. ama sadece 1 ayım kaldı, Oblomov gibi yaşamaktan her ne kadar sıkılmış olsam da, ne yalan söyleyeyim keyifli yanları da var. Kendime verdiğim sürenin sonuna yaklaşırken tadını çıkarmasam mı diye de düşünmüyor değilim. Evet, evet en iyisi öyle yapayım.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu gadget'ta bir hata oluştu