04 Aralık, 2013

diyar diyar

Beynim sulandı çok net. Her hafta yaptığım sunumların yanında her gün hiç bir işe yaramayan iki üç ödev yazıyorum, ekonomi ödevleri ve felsefe özetleri dışında. Ekonomi ve felsefe ödevlerini çok yararlı ve gerekli bulduğumdan onları zahmet vericiler kategorisine koymadım, ders okumalarını zahmet vericiler diye sınıfladım ama keyifli oldukları için çekilebilir durumdalar. Şimdi de dönem ödevleri ve finaller başladı. Her şey yetişiyor yetişmesine de tez beni hayli sıkıntıya sokuyor, çünkü vakit ayıramıyorum kısa vade uzun vade... yok yok her hangi bir hesap yapabilitem yok şu an maalesef. doğrusu bu akşam biraz uyudum, sabaha kadar biraz çalışabileyim diye ama dayanabileceğimi sanmıyorum.
Gerçekten kafam çok karışık.
Lisansta da her dönem en az 9 ders aldığımdan bu yoğunluk beni yıpratıyor diyemem, hele ki karşılaştırma yaptığımda öğrenciye insan olarak bakan bir okulun öğrencisi olarak haksızlık edemem Charles'a.. Kafam karıştı cümleyi kurarken :). sonunda ne diyeceğimi unuttum :). herşeyin aynı olacağını da bilsem bir kez daha dönme şansım olsa ODTÜ ye yine de dönerdim diyordum ya, yok arkadaş dönmem ne döneceğim manyak mıyım ben? hadi manyağım diyelim, ama mazoşist değil, kesinlikle.
Günün belli vakitlerinde konuşma ihtiyacı hissediyorum bunu farkettim bu sıra, ama konuşacak vaktim sınırlı olduğundan, sınırlı vaktimde de konuşacak kimse bulamadığımdan artık çok net bir şekilde kendi kendime konuşuyorum. Vatana millete hayırlı olsun. 
ben de dedim ki bugün - kendi kendime - bari bloğa yazayım da arada sırada hayrına okuyanlar çıkıyor, daha az kendi kendime konuştuğumu hissederim belki :)
ayy çok sefilim ben.
bir de delişmenmişim. arkadaş hayatımda ilk kez duydum bu kelimeyi. insan neler öğreniyor arkadaşlarından. Zıpır demekmiş. arkadaşlarımı özlemeye bile vakit bulamıyorum ki ben. hiç alışık olduğum şey değil.
hayır heidelberg'e gittim geldim onun hakkında yazmak istiyorum ama geldiğimden beri hiç vaktim olmadı ki şöyle sağlam sakin kafayla yazayım.
hem kırmızı koltuklar hakkında da konuşmak istiyorum daha ben. 
neyse, çok konuştum işime döneyim ben. İngilterenin siyasi partilerini karşılaştıracağım. İpek Eren geldi aklıma arkadaş bir hoca bir dersi ancak bu kadar güzel anlatır heralde. ondan almıştım böyle bir ders seçim ve partiler gibi bir şey, hatırlamıyorum adını. ne yalan söyleyeyim lisansta öğrendiğim şeylerin bu kadar işime yarayacağını hiç düşünmemiştim :) ama dersi bırakmıştım finali almamıştım okumaları tamamlayamadığım için, pek mükemmelliyetçiydim zamanında :)) azıcık da salakmışım ya... hoca bana I notu vermişti ama ben onun ne anlama geldiğini bilmiyordum, sonra sonra hoca beni böyle o sert yüz ifadesiyle uyarmıştı, neden finale girmedin, hadi finale girmedin, incomplete verdim neden bana ulaşmadın demişti, ben bilmiyordum ki o ne, utanmıştım. Bütün dönem bütün derslere git midterme gir ama finale girme... Arızaydım ben biraz net... Arıza olmasam burda ne işim var ki zaten benim.

01 Aralık, 2013

Ucuz İşçiliğe Övgü 2

kaldığım yerden devam ediyorum.
Krugman diyor ki, üçüncü dünya ülkelerinde fakirlik küreselleşme öncesinde de mevcut, yani bu "gelişen ülkeler"deki fakirlik küreselleşmenin bir sonucu değil öncesinde de var olan fenomen. Dolayısıyla, çok uluslu şirketlerin bu ülkelere götürdüğü ucuz iş, çöplüklere yakın yaşamaya bir alternatif olarak geliyor. yani öncesinde bu kimseler için en iyi alternatiflerden biri çöplüklere yakın yaşayıp hayatta kalmakken, kötü iş koşullarında ucuz işçilikle alternatif bir yaşama biçimi kazanıyorlar, ve bu çöplükte yaşamaya göre daha iyi bir alternatif Krugman'a göre. İş koşullarının kötü ve maaşların bu kadar düşük olması yine Krugman açısından çok da arzu edilebilir bir durum değil! Patronların önceliği işçilerin sağlığı veya yaşam koşullarındaki iyileşme değil de iş gücünü en ucuza satın alabilmek. Bu bağlamda ucuz iş gücü gelişmiş batılı ülkeler için bir sömürü biçimiyken, bu gelişen ülkelerde ki insanlar için bir hayatta kalma alternatifi oluyor.
Beni şaşırtan iddiası da burada anlam kazanıyor işte. Diyor ki, küreselleşme karşıtları ve ahlaki kaygıları öncelikli olan kimseler kirlenmiş hissetmemek ve burada yaşayan insanların sömürüsüne engel olmak için bu ülkelerde üretilen ürünleri satın almıyorlar, dünya da bu durumdan haberi olmayan binlercesi almaya devam ederken. ve bu durum bu ülkelerde ucuz iş gücünün ucuz kalmasına devam ettiriyor. Asıl ahlaki sorumluluk bu ülkelerde üretilen ürünleri almak olmalı ki bu marketin işleyişi diğer çok uluslu şirketleri bu markete çekebilsin. Kısa vadede iş gücü ucuza satılsa ve çöplükte yaşamak hala bir yaşam alternatifi olarak var olmaya devam etse de, uzun vadede yarışmacı market güçleri hem maaşların yükselmesini, hem de çöplükte yaşamanın bir alternatif yaşam biçimi olmaktan çıkmasını sağlayacaktır diyor. Çünkü bu markete giren yeni şirketler o markette ki rekabeti arttıracağından hem toplamda ekonomide büyüme sağlayacak, hem de insanların refah seviyeleri yükselecek vs vs. serbest piyasa mekanizmaları dışındaki herhangi yapay bir etki, maaşlarda suni bir artış herkese yetecek kadar iş olmadığından ve gelir farklılığına sebep olacağından vs, bu ülkelerde fakirle zengin arasındaki uçurumu derinleştirecek ve aslında çözüm değil uzun vade de daha büyük sorunlara sebep olacaktır diyor.
buna bir alternatif olarak da dış yardımın bu ülkelerde ekonomik büyüme ! ve veya kimselerin refahında artma sağlayabileceğini ama bunun bir bağımlılık sonucu yaratma ihtimali olduğundan üstünde durmak istemediğini söylüyor ve yazısını bitiriyor!
biz de projemizde serbest piyasanın ya da dış yardımların tek başlarına yeterli olmayacağını, kısa vadede çekilen sıkıntı ve acıların da acı olması sebebiyle ve rekabetin uzun vadeyi ne kadar uzun tutacağından emin olamadığımızdan  bu iki faktörün birbiriyle bağdaştırılması gerektiği ve ancak bu yolla 'daha' kısa vadede insanların refahlarına bir nebze olsun yardım edilebileceğini savunduk, örneklemeler vs kullandık, bayağı da iyi oldu. Ancak bunu yaparken tabi ki bizden beklenenlere cevap vermemiz gerekiyordu.
serbest piyasa ekonomisinin masalsı tadında ki hikayelerinden birisi kesinlikle. son derece anlaşılır ve kurgusu çok iyi. Projemiz de bayağı iyi oldu ama ben kendi içimde yazdıklarımla çeliştiğimden bugün reaction paper yazacağım kendi projemize. yine çok eğleneceğiz !
bu son iki yazımda vermek isediğim bir mesaj vs yok, bu proje kafamı fazlasıyla meşgul etti Krugman'a da kısa süreli de olsa bir sempati duyar gibi oldum paylaşmak istedim sadece.
arkası yok, son :)

Ucuz işçiliğe övgü 1

Üzerinde bir haftadır çalıştığımız bir grup projemiz vardı sabrinayla bugün tamamen bitti. Bir ara gerçekten hiç bitmeyecek sanmıştım. Buna rağmen, hayatımda yaptığım en keyifli ve en kolay grup projesiydi kesinlikle. Ben almanları seviyorum, sevdiğim için mi bu kadar tatlılar yoksa onlar bu kadar tatlı oldukları için mi ben onları bu kadar seviyorum merak ediyorum bazen. Ama bu kısmı uzatmıyorum çünkü tatlı bir arkadaşımın olması hele de alman bir arkadaşımın tatlı olması pek de extra sayılamayacak bir durum benim için.
Bugün projemize konu olan "ucuz işçiliğe övgü" yazısıyla Krugman hakkında konuşmak istiyorum. Beni kendisinden tiksindirtip, içten içe de tutarlılığı, duruşu ve duruma yaklaşımıyla kendine karşı bir hayranlık uyandıran -sadece uyandıran- nobel ödüllü bu ekonomist kimse, ne diyorsa diyor ama bunu tutarlı ve çok tatlı bir dille dile getiriyor. Heidelberg'den geldiğimden beri kendisiyle uzun tartışmalara giriyoruz rüyalarımda. Rüyalarımda boşuna yer etmese sorun değil de ... 
Krugman bu yazısına "ucuz iş hiç işten iyidir" diyerek başlıyor. Sapık ruhlu kapitalist madem o kadar iyi biliyorsun dememe izin vermiyor ama. Diyor ki küresel fakirlik fenomeni ortaya çıkmadan önce de 3.dünya ülkelerinde fakirlik vardı. (3. Dünya ülkesi ne alaka diyebilirsiniz ancak makale 1997 yılında yazılmış ve bu tür kavramlar o dönemde mevcut, şuan gelişen ülkeler olarak adlandırılsalar da). Krugman' a göre bu tür fakir ülkelerde insanlar açlık sınırında yaşıyor, beslenmek ve hayatta kalmak için çöp birikintilerine yakın yerlerde yaşamak bile onlar için iyi bir alternatif olarak kabul ediliyor. Küreselleşme karşıtları bu fakirliğin, iş gücünün ucuza satılmasının, kötü iş koşullarının sebebini küreselleşme olarak görüyorlar ve bu durumun sadece ekonomik ve politik sonuçlarının değil aynı zamanda ahlaki sonuçlarının da olacağını öne sürüyorlar, ve ekliyorlar fakir ülkelere giderek iş gücünü ucuza satın alan çok uluslu şirketlerin buralarda yaşayan insanları sömürmesi üretimi kirletiyor ve küresel karşıtı kimseler kendilerini kirlenmiş hissetmemek için bu ürünleri almaya karşı çıkıyorlar. Ve bunun ahlaksal da bir sorun olduğunu vurguluyorlar ayrıca.
 Krugman'ın etkileyici bulduğum çıkışı tam da bu noktada oluyor. Diyor ki, küreselleşme karşıtları ahlaki bir çıkarım yapıyorlar ve bu ülkelerde  üretilen ürünleri almanın ahlaki bir sorunsalı içerisinde barındırdığını iddia ediyorlar, ve kendisi tam da aksi yönde asıl bu ülkelerde üretilen ürünleri almanın bir ahlaki sorumluluk olduğunu iddia ediyor!! 
Bu çok önemli bir nokta, çünkü ahlaki ve sosyal kimliklerimizle kendisinin bu ifadesini fazlasıyla iddialı bulabilir hatta eleştirebilirz. Duruşu ne olursa olsun herhangi bir kimsenin her şeyden öte bir insan olması hasebiyle (bu her şeyden öte insan olmak fikri beni hep güldürmüştür hani genelde hayvanız da arada insan olduğumuzu hatırlamamız gerekirmiş gibi, hayvan olmanın neresi kötü onu da hiç anlamamışımdır zaten) bu duruma eleştirel bakması gerekir günümüzün her şeyi kucaklayan süper liberal, süper toleranslı bakış açısıyla. Bir dur demesi gerekir yani.
Ama Krugman bu söylediği şeyi çok sağlam destekliyor hiç gereçekleşmeyeceğini bilsek de...
Çok heyecanlı bir konu bu ama uykum geldi, o yüzden yarın devam etmek etmek istiyorum hiç unuturum kaygısı da taşımıyorum yeterince meşgul aklım bu düşüncelerle bu sıra. Şaka maka ekonomi masterı da yapıp üzerine keyif alıyorum ya bayağı şaşırıyorum :)

Bu arada bu free market fikriyle o kadar eğleniyorum ki anlatamam. Hoca geçen hafta bazen gerçekten benden nefret ettiğini düşünüyorum demeseydi, daha da eğlenmeye devam edebilirdim, şimdi biraz saklamam gerekiyor :))

03 Kasım, 2013

"Mel'un" yeni arkadaşım

     "Kafka Değişim'de neyi anlatmak istiyordu? (Değişim'i şimdi Dönüşüm yaptılar. Bir türlü karar veremiyorlar.) Bu konuda birbirini tutmayan, birbiriyle çelişen yığınla yorum var. Ama bir gerçeklik de, bir yazar fantezisi de olsa, korkunç olan, sabah sabah insanın kendini hamam böceği -bu da değişti! Kınkanatlılardan iri bir böcekmiş- hissetmesidir. Benim bazan gece de hissettiğim olmuştur.
     Eve dönmüşsünüzdür. Çukurcuma'daki kümese. Yalnız küskün, kendi kendimle sürekli hesaplaşma içinde. Müthiş bir umarsızlığı örtbas etmeye çalışarak. Mutfağın ışığını yaktığınızda, kınkanatlılardan mı kınkanatsızlardan mı olduğunu bilemediğiniz iri bir böcek duvarı ya da fayansı arşınlamaktadır. Bir tür volta atış. Duyargaları ışığı sezinler, ışığa duyarlıdır bunlar. Telaşla kaçışır, ölüm, içgüdüsünde kendini duyumsatır böceğe. Sonsuz bir koşu başlamıştır şimdi. Gregor Samsa'nın da kızkardeşi onun öldürülmesini istiyordu, kibarca konuşarak 'ortadan kaldırılmasını'. Et tırnaktan ayrılmaz dedikleri bu olsa gerek...
     Eskiden karafatmalar vardı. Çukurcuma'dakilere Alman tipi hamam böceği deniyor. Bazan öldürüyordum Alman tipi Hamamböceklerini -bu cinayetlerimin cezai bir mümüyeddiesi yok-; gelgelelim, iç karanlığımla boğuştuğum alabildiğine mutsuz geceler, pek de irkiltici, iğrenç gelmiyor hamamböcekleri. Koca doğada onların yeri niye olmasın?! Kimi zaman da her şeyin tıkırında gittiğini düşünüp, haydi bir gece daha yaşasınlar diyorum. (Sanki yarın gece onları bulacağım. Kim bilir nereye sıvışmış olacaklar.) Ama çoğu geceler 'sıradan' bir insan olarak kapıyı açıp eve girdiğimde ilk işim mutfakta böcek avına çıkmak olurdu.
     Sıradanlık, herkes gibi olmak ardı sıra kötülüğü getirir: Ölsün hamam böcekleri!
     Hayat adında muazzam bir kötülüğün ortasında yaşıyoruz. İnsanlar birbirlerini aşağılıyorlar. Aşağılananlar da başkasını, başkalarını bulup onu, onları aşağılıyorlar. Herkesin aşağılandığı bir hayatta Alman tipi hamam böceklerine, karafatmalara, hatta Gregor Samsa'lara merhamet duymak elbette kimsenin ruhundan geçmiyor..."

Selim İleri'in, "Mel'un" adlı eserinin 2013'teki 2. baskısından alıntıdır.

Bekleyiş

Geçenlerde bir yerde gördüm,
<"Kaybedenler bekleyenlerdir." Burak Aksak>
yazıyordu, nerede gördüğümü hatırlamayışımın tabii sebebi, beni alıp götürmüş olması tabii ki. 
Önce bir güldüm geçtim, "Tamam Leyla ile Mecnun bir fenomen ama yani böyle de alıntı mı olur!" dedim.
Hatta sonrasında kendimce başka bir alıntı yapıp 
<"-İsmail abiiiii!!  - hoooppp" Burak Aksak>
içimden kahkahalarla güldüm. Sanırım şu an yüzümdeki gülümseme de o zaman ne kadar eğlenmiş olduğumun yansıması.
Ama ne yalan söyleyeyim (<"hmm.. Ne yalan söyliyiimm?!!" Selçuk Aydemir> ), bir yandan da yok canım neden kaybeden olayım dedim durdum kendime. Benim içime kurt düştü mü öyle kolay kolay durmaz, hatta durdurulamaz. 
Hayatında sürekli bir şeyleri, birilerini bekleyen biri olarak kaybeden olmayı kendime yediremedim, nasıl kabullenebilir ki insan, içerisinde beklediklerine dair umudu varken. 
Sonra Burak'ın ukelalığına verdim, sırasıyla bu alıntıyı yapan kişiye saydırdım "Yaptığı alıntıya bak bu nedir!" dedim uzunca bir süre, küstahlık desem olurdu ama, tam demek üzereyken neyse ki durdurdum kendimi. Teknoloji, yaşadığımız çağ, o an bu alıntıyı yaptıran ve canımı sıkan ne varsa saydırdım durdum "Ah aurasını sevdiğim Benjamin ne yapsak, ne yapsak da anlatsak insanlara..." gibi hislere kapılıp bir gittim geldim elbette. 
Kısa vadede de ödevlerim bitsin, sınavlarım projelerim bitsin de sonra gideyim ailemi, sevgilimi, arkadaşlarımı göreyim tantanasına kaptırıp kendimi, kayboldum gittim düşüncelerimde.
Ta ki bu geceye kadar. 
Bugün ekonomi ödevimizi tamamlamak için masanın başına saat 11.30 da oturduk Faig'le, tek bir yemek arası verdik ve ödevimiz bittiğinde saat 22.00'di.  Ne duş almak, ne sigara içmek dağıtmadı kafamı, bir şeyler izleyeyim ya da oyun oynayayım dedim, yok olmadı, keyif alamadım. Canım konuşmak istiyordu aslında ama... 
Dinlenmek, dinlemek için gerçek anlamda dinlenmem gerektiğini, bunun içinde biraz daha 'beklemem' gerektiğini farkettim. Yorgunluğuma ve yalnızlığıma referansla, Burak Aksak'a duyduğum kızgınlığı yenmek için de elime yeni başladığım goblenimi aldım, beceremedim, ellerim çok titriyor yine bu sıra.
Ve gönül rahatlığıyla uzandım "Mel'un"uma. Bir son çare olarak değil de aksine, sevgiliye kavuşmanın huzuruyla. 'Sen, yine sen' diyerek...
Beklemişliklerime ve kaygılarıma sıcacık bir selam sunuyor, Selim İleri daha ilk sayfadan, sanki biliyormuşçasına;
"Ne kadar kayıtsız kalmaya çalışırsam çalışayım, hatta, oradaki umudun bekleyiş olduğunu bilmeme rağmen, yine kaygılar kuşanacağım. .... Umutla bekleyiş aynı şey değildir. Umutta bekleyiş, beklenti vardır ama, her bekleyiş umutlu değildir. Esasen bütün bekleyişlerim ümitsizdi. İçim kapkaranlık." 
diyor ve yüreğime su serpiyor.

Bekliyorum mesela bir gün yazacağım gerçekten.

30 Ekim, 2013

Onlar...

Rembrandt, 1633
Uzun zaman süren sessizliğimin nedeni söyleyecek bir şeylerimin olmaması değil, tam tersine söyleyecek çok şeyimin olması ancak nereden başlayacağımı bilememem sanırım. Belki de susmanın aslında susmamakla aynı anlama geliyor olduğunu yeni öğrenmiş olmamdı sebep sessizliğime. Kendimle konuşmaya iyice alışmış olmam, ya da bir süre de olsa tekrar günlük yazmak istemem ya da aslında yalnızlığımı bir nebze de olsa dindirecek başka bir sebep bulmuş olmam... Ya da ne bileyim, belki de sadece uzun bir sessizliğe gömülmek istedim. Sessizliğimin sebebi nereden baktığıma göre çok farklı biçimler alabiliyor ve ben tek bir cevapla kendimi hiç de istemediğim sınırlar arasına sokmak istemiyorum.
Belki de sadece susturulmuş olmam gerçeğini kabullenmek yerine, ben kendimce farklı cevaplar üretiyorum ve hiç birine kendimi yakıştıramıyorum. Evet, sessizliğimin gerçek sebebi bu aslında. Yaklaşık 5 aylık bir süreç içerisinde işsizlik ve parasızlık, belirsiz bir yakın gelecek ve hiç bilinmeyen bir uzak gelecek arasında sıkıştırıldım, yıpratıldım. Ne düşündüğümden, nasıl düşündüğümden ve nerede nasıl durduğumdan dolayı gözardı edildim, yok sayıldım.
Yoruldum hem de çok yoruldum. Uzun zamandır hiç okumadığım kadar çok okudum, hiç dinlenmediğim kadar dinlendim, hiç hapsolmadığım kadar hapsoldum dört duvar arasına.
Hayallerim ve gerçekler arasında bir tercih yapmamı istediler, ve beş ay beklediler.
Ve beş ay bekledik.
Sanırım onların göremediği şey, benim inandıklarımın ve hayalini kurduklarımın bir gün hiç gerçekleşmeyeceğini bilsem de inanılmaya ve hayal edilmeye değer olduklarıydı, onlarınkinin aksine.
Vazgeçmemi istiyorlar, kitaplarımda kaybolmamı, kendimde boğulmamı, kaybolup gitmemi.
Onlar gibi olmamamı anlamıyorlar, onlar gibi olmayanlardan olamamamı da.
Onlar ellerindeki gücün sarhoşluğuyla herkesi herşeyi "üstün bir kuvvet" adına rahatça, "vicdanlılık"la yargılarken, ben onları yargılamaktan yine kaçınıyorum.
Sırf onlar gibi olmamak için, sırf onlar gibi olmayanlarla aynı sınıfta anılmamak için bir süreliğine daha susuyorum.
Sırf bu yüzden gecemi gündüzüme katıyorum, sırtımda geçmiş beş ayın yorgunluğu ve yıpranmışlığıyla, çoğu zaman kontrolsüz ama farkında, hayata dair sıkı sıkıya tutunduklarım ve uğruna çabaladıklarım için, çabalamaya devam ediyorum.

09 Eylül, 2013

Kayıp Çocuk

Birden işitilmez olsun ayak seslerim;
Gölgem bir başka sokağa sapıversin;
Unutayım bir anda her şeyi,
Nerde oturduğumu,
Bir tuhaf adem olduğumu Can adında.
Aklım arayadursun başka kapılarda kısmetimi,
Ben, bilmediğim sokaklarda bir başıma;
Gönlüm öylesine geniş, öyle ferah,
İlk defa görmüş gibi dünyayı,
Bir şaşkınlık içinde, yeniden doğmuş gibi;
Hatırlamam artık değil mi, dostlar,
Hatırlamam artık garipliğimi?
         Can Yücel

31 Ağustos, 2013

Garip

Bu gece eve dönerken metroda aklıma çok enterasan bir şey geldi, yani yeni bir fikir değil bir anı aslında. 1. sınıftaydık Feride hocadan bir ders alıyorduk, dersin adını hatırlamıyorum ama sosyoloji ile ilgili bir şeydi. Hoca derste bir soru sormuştu ben de "depends on peer groups" diyerek cevaplamıştım, çok iyi hatırlıyorum - sorunun neyle ilgili olduğunu hatırlamamakla birlikte - hoca şöyle küçümseyerek garip bir bakış atmıştı bana, "Do you know what does peer group mean?"  ben bir anda kaldım, arada kalakalmak tepkisizleşmek doğamın bir parçası benim zaten; sınıfta herkes de bana baktı, utandım, sonra cevap vermemi beklemeden en azından zaman tanımadan aynı yüz ifadesiyle dedi ki "Before you use the concepts, first learn what it does mean!". Benim sesim çatallaştı ve kitlendim, ingilizce tek kelime daha edemezdim, "yaşıt gruplar" yani dedim, ama hoca kafasını çevirmiş beni çoktan yok saymıştı bile, soruya kendisi cevap verdi, ve cümlenin sonu da tam olarak "depends on peer groups"du. Sanırım üniversitede yaşadığım travmalardan birisi budur - ilki değil kesinlikle ama iz bırakanlardan birisi. Sorulan bir soruya cevap vermenin neresi kötüydü, hem yanlış bile olsaydı cevabım ne olurdu ki sanki, freshman neticede, belki heyecanlı belli ki de umutlu... 
Sanırım ben o gün öğrendim, cevabını bilsem de susmayı. 
Bugün bu neden aklıma geldi neden o gün yaşadığım hayal kırıklığını yüklendim de geldim eve hiç bir fikrim yok. Ama sanki hala omuzlarımda. Garip...
Susturmanın bir çok farklı yolu olduğunu bugün eskisinden daha net görebiliyorum kanaatimce. O gün beni sadece 2 cümleyle bir dönem susturup dersinden soğutan kimseyle, sokakta üzerimize gaz sıkarak susturan kimseler arasında ben yapısal olarak hiç bir fark görmüyorum. Metotların farklı olması, bu metotları kullanan kimseleri birbirinden farklı kılmaz onları sadece farklı gösterir. Niyetim bir takım insanları, bir başka takım insanlarla aynı kefeye koymak ya da birbirleriyle tartmak vs değil. Söylemek istediğim şu, eğer amaç karşı taraftakini susturmak ve kontrol altına almaksa, ve bu amaca yönelik -içeriği ne olursa olsun - bir metodun varsa diğerinden ne farkın kalır ki! Tabi ki bu sadece susturmakla vs ilgili değil. Bu nerede durduğunla ilgili! Aslında daha çok nerede, "nasıl" durduğunla ilgili!



28 Ağustos, 2013

merhabalar efenim :D

"Günlük yazmakla, blog yazmak arasındaki  fark, insanın kendi kendisiyle konuşması -ya da kendi kendisiyle kalması- ile birileriyle konuşması arasındaki farkla temel olarak aynıdır." önermesi uzun zaman süren sessizliğimin bir sonucu, bir ihtiyacın bir tür dışa vurumudur.
Nasıl olmasın ki! (Bu bir önerme değildir ! - en sevdiğim ifade :) !)
Önermemin doğruluğu ya da yanlışlığıyla en ufak bir ilgi alaka göstermemekle birlikte, kendi içerisinde tanımı gereği bir kesinliği olduğuna inancım son günlerde kafamı en çok yoran şey diye düşünüyorum. Hala düşündüğüme göre, evet kafamı yoruyormuş hakikaten.
Yine saçma sapan bir giriş yapmışsın Kübra bu ne yaaa! diyorsunuz biliyorum :) ama en eğlendiğim kısım bu ne yapayım. Siz de benim kadar çok kendinizle kalmayı göze alabilseydiniz blog yazarken ne kadar eğlendiğimi anlayabilirdiniz. EVET BU YAZIM UZUN SÜREN SESSİZLİĞİMİN ÇIĞLIĞIDIR :) Çok artist laflar ediyorum çok :)
Uzun zamandır yazmamamın tabi ki bir sebebi vardı kendince, hatta birden fazla sebepleri vardı. Mesela, Türkiye - gezi hareketini ve olanları sindirmeye çalıştım uzunca bir süre, sonra "dinsiz, imansız, çapulcu, alkolik..." gibi yeni sıfatları bünyeme kabul ettirmeye çalıştım - ne yalan söyleyeyim o kadar biber gazı yİyince hangi sıfatı verseler bünye hop alıyor -, sonra o karmaşayı geride bırakıp buradaki sükunete alışmaya çalıştım, bakanlıkla ve Çankırı Karatekin Ü.yle soğuk savaşımız hala devam etmekte bu sebepten parasız yaşamaya çalıştım dört duvar arasında, sonra felsefeyi bitirdim,Kapital'de bayağı ilerledim, KafKa okuyup derin depresyonlarda boğuldum, sevgilimle gezdim eğlendim, kendimizce planlar yaptık, sonra iki yıllık planlama sonunda bebişim geldi gezdik eğlendik vs vs. Anlayacağın uzun zamandır hem konuşacak insanım çoktu hem de arta kalan zamanı kendime ayırmayı seçtim, günlüklerimi okudum mesela  çok keyifliydi.
Yaklaşık mayıs ayının ortalarından beri yazmıyorum hemen hemen üç ay demek, ve bu kısacık zaman diliminde hayatımda ve tahammül sınırımda o kadar çok şey değişti, o kadar yıprandım ve öyle güzel şeylere adım atıp hatta onları bile yıprattım ki... Şöyle bir düşündüm de şimdi asırlar geçmiş gibi.
arada Blog yazmak istedim çeşitli notlar alıp entry girdim ama bitirecek kadar gücüm olmadı genelde gün sonunda.
Kafamı biraz daha toplamış yorgunluğumu az da olsa atmışım gibi hissediyorum ama daha var, biraz daha zamana ihtiyacım var. Belki biraz daha okumaya, ya da kendimle biraz daha kalmaya.


27 Temmuz, 2013

Ne Yagmur Ne Siirler - Ataol Behramoğlu

Soruyorum sevgilime 
- Daragacindan Notlar’ i okudun mu ? 
Bu bizim hayatimiz. 
Gece doluyor içeri 
Yildizlariyla. 
Üç ilde 
Sikiyönetim var. 
“Askeri savci” 
Sözü 
Yer aliyor 
Günlük bir sözcük olarak 
Hayatimizin sözlügünde. 
Asklar kelepçeli 
Güney Amerika’ da. 
Kederden 
Geberiyorum. 
Herkes hayatini anlatiyor. 
Deli anneler 
Yikik binalar 
Paramparça 
Bir gençlik 
Yasadigimiz. 
Hayatimizin kanadigini görmüyor musun? 
- Daragacindan notlari’ i okudun mu? 
Iskence 
Ve umut 
Siiri fiskirtir. 
Ruhumun yaralarini saracak 
Safagin sözcüklerini 
Ariyorum. 
“Kalin devrimci romanlarin 
Sonundaki keder” 
Kalin 
Devrimci 
Bir roman olarak hayatimiz. 
- Daragacindan Notlar’ i okudun mu? 
Sevgilim 
Seni 
Öpüyorum. 
Her gün 
Geçtigim denize 
Yabancilasmasam 
Bütün hayatlari 
Anlatabilsem. 
Ölüme karsi 
Dururken bir adam 
Tek bir misra halinde 
Hayatini 
Okuyor. 
Çildirasiya 
Boguntuluyum. 
Çildirasiya 
Bir özlem 
Günler ve Prag 
Ve trenler 
Ve alip beni 
Götüren keder. 
Günleri zincire 
Vuruyorlar. 
Asklar kelepçelidir. 
Güney Amerika 
Çe Gevara. 
Her seyi bir bir 
Animsiyorum. 
Kalin 
Devrimci romanlari. 
Hayat 
Dolduruyor beni 
Nasil 
Yikik bir binayi 
Gökyüzü doldurursa. 
- Daragacindan 
Notlari’ i okudun mu? 
Prag’ da 
Bir sevgilim var. 
Ve ikinci dünya savasi 
Ve tanklar 
Ve ellerim 
Sana son kez dokundugunda 
Artik 
Senin 
Olmayacagini bilmek; 
Artik 
Olmayacagimiz. 
Çünkü 
Çikis yok buradan. 
Silah sesleri 
Bir bahar. 
Ey uçusan 
Güvercinleri kalbimin. 
Ey bir imkani 
Yasamak duygusu. 
Ey içime 
Sindirdigim sevgin. 
Prag’ daki 
Sevgilim. 
Karli gecelerde 
Animsarim seni 
Yagmurlar altinda 
Dolastigimiz Litvanya’ yi. 
“Kanal” i 
Seyrederken 
Bütün Slav 
Ve Slavak güzellikleri. 
Kalin sesli 
Kadinlar. 
Ortodoks 
Hüznü. 
Ve “Tütün” ü 
Okurken 
Ve Fuçigi. 
Kanimizla 
Yazilmistir 
Hayatin destani 
Toprakta 
Dudaklarimizin 
Izi var. 
Ve donup kaldigimiz 
Cephelerde 
Burusuk 
Mektuplar 
Ve yerlerine 
Ulasmamis. 
Savas 
Ve keder 
Ve siirler 
Korkunç bir 
Ask özlemi. 
Insanlara 
Duydugum sevgiden 
Bogulurcasina 
Kalbimi 
Çatlatircasina 
Imgeler 
Ve trenler boyunca 
Tasidigim. 
Sehirlerden 
Geçerek 
Ve her bir insanin 
Bakislarinda 
Köyler ve uzak 
Duygular. 
Sonsuzca seninle 
Sevisme özlemi 
Ve erkek oldugumun 
Bilincinde olarak 
Ve idama 
Giden bir adamin 
Karisina 
Biraktigi 
Mektup kadar 
Çagdas ve anlasilir. 
Ekmek kadar 
Kederli. 
Vaptzarov’un 
Siirleri kadar. 
Sevgilim, binlerce kilometreye 
Yayilan kalbim 
Ve gözyaslarim 
Ve her seye 
Yetisme duygusu. 
Bütün romanlari 
Yutarak 
Bütün asklari 
Yasayarak 
Ve çağdas ve sarsak 
Kalbimi 
Avutamaz 
Ne yağmur… 
Ne şiirler...


20 Mayıs, 2013

Beklemiş Bir Paket Cigaranın Son Umuduna

İşte suyumuzu kestiler ama masamda yine bir çiçek
Bir çiçeğin akşamı elbet bir çiçeğe benzeyecek.

Nasıl güzel nasıl diri bir çiçek
Dipdiri adamlardan diri bir çiçek.

Evet ben son ve kesin umuduyum bir paket cigaranın
Bir Köhne camekanda sararmış alıp içmemi bekleyecek.

Sonsuz bir camekanda
Başlangıçsız bir çiçek.

Alırım seni tüttürürüm bir gün güzel tütün
Söyle kim var bunu benden daha iyi bilecek.

Ey kalın duman gün senindir
Kim var senden daha doğru tütecek.

Ben gelirim seni alırım büyük alanlara gideriz
Seninle ben o kavruk biçim bir de o diri çiçek.

Ne sandın bütün alanlar bizimdir
Biziz ne varsa kalan, biziz ne varsa gerçek.

İşte suyumuzu kestiler bu bir eylüldür ey teşrinievvel
Geleceksin intihar özlemleri de kıraçlar da gelecek.

Nerden baksan bir bütün hüznümüz
Nerden baksan sonunda o diri çiçek.

Ki hüznü bir mavilik duygusuna bozar gideriz biz
Çünkü biliriz yılkılarımız serin yaylalarda üreyecek.

Yağmurlar yağar o serin yaylalara
Çünkü serin yaylalarda otlar büyüyecek.

Bir çiçek bahçesinin elinden tutarız biz, biz olmasak kim ne
Kim pundunu bulup paralara kötü pazarlıklara böyle sövecek.

Ey eski camekan ey diri çiçek
Biz olmasak şunlara bunlara kim sövecek.

Ben seni alırım sakin evime koyarım sakin sonra gideriz
Gözlerim mavi, senin dumanın mavi, yüreğimiz bir okka çiçek.

Suyun da denizin de mavi ve avuçların
Biliyorsun bir gün gökyüzü değişecek.

İşte sürahiyi kırdılar suyumuz kesik hadi bakalım
Ey camekan seninle biziz ancak bunları yenileyecek.

Hadi bakalım ey durgun çiçek
Hangi ıslak mendil bunları söyleyecek.

Tatil bitti güzel hasır şapkamı bir bıçakla değiştim
Suyumuzu kestiler işte ama masamda o diri çiçek.

Tatil bitti şapkamı değiştim bir bıçakla
O bıçak bir güzel cigara gibi işleyecek.

Turgut Uyar

Başka bir Şehirde Çocuk Olmak

İnsanın odasının leylak kokusuyla dolmasının benim için pek de normal olmayan bir yanı var. Nasıl olsun ki, bir apartman çocuğu olarak.
Yağmura kırgınım bu aralar. Kırgın olmakta da  kendimce haklı sebeplerim var. Hayatımda ilk kez yürüdüğüm sokaklar çiçek kokularıyla süslenmiş, odam ilk kez parfüm ve sigara kokusu dışında bir kokuyla kaplanmış, her güne heyecanla her gece yatağa sevinçle girmeye başlamışken, bir yağmur silsilesi beni rüyamdan çekip almış. (Yağmur yağınca ağaçlardaki çiçekler döküldü, çiçek kokuları gücünü kaybetti)
Düşünüyorum da çiçek kokularını, bitkileri, hayvanları ne bileyim işte insanın çevresindeki şeyleri tanıyarak büyümesi ne kadar da keyiflidir. Dünyayı kitaplara bakarak tanımak yerine, dünyanın kendisine bakarak tanımanın, kendi içinde insanın doğasına kattığı bir şeyler olmalı. Üstelik bu dünya sadece doğal sahipliklerinden ibaret değilse, yani insanoğlunun yaratabileceği güzellikleri de kendi içinde barındırıyorsa onu görmenin hatta yaşamanın, okumaktan çok daha keyifli tarafları olmalı. Prag'da çocuk olmanın bir tanımı olsaydı, bunun üzerine yazılmış kitaplar olsaydı, en çok o kitabı yazanı kıskanırdım diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Yazdıklarının başarısından, ya da niceliğinden değil, tam olarak ona bunları yazdıranın niteliğinden dolayı kıskanırdım onu. Burada yazdırandan kastım tabi ki ilham perisi, ilahi bir dokunuş vs değil, anlatacağı bir çocukluğu yaşadığı şehir ve yaşadığı çocukluğun tam da kendisi. Son zamanlarda en çok bu soruyu soruyorum kendime sanırım "Prag'da çocuk olmak nasıl bir şey acaba?" Gerçekten de Prag'da çocuk olmak nasıl bir şey acaba?
İstanbul'da çocuk olmanın ne demek olduğunu bilmeyen biri için böyle bir farkındalığın söz konusu olacağını sanmıyorum. Yani şimdi ben gitsem çek bir arkadaşıma sorsam Prag'da çocuk olmak nasıl bir şey -doğrusu bu soruyu soran ben olduğum için yadırgamayacaklarına eminim- öyle kalakalırlar (sorularıma genel reaksiyonları tam da kalakalmak olduğu için bu ifadeyi kullanmakta hiç bir mahsur görmüyorum). Hep aynı model pantolon giydikleri, hep aynı aromalı dondurma yedikleri, amerikan dizilerini izleyemedikleri ve bir çok markaya erişimleri olmadığı için baskıcı komünist dönemden dem vuran arkadaşlarımın çocukluklarına dair farkındalıklarının pek de parlak olmayacağı kanaatine vardım aniden, nedense! (Sanki dünyanın en şık kıyafetlerini giyiyorlarmış en lüks restoranlarında karınlarını doyuruyorlarmış da... Kapitalizmin sunduğu çeşitlilikten bağımsız yaşayan, sağlıklı yaşamak için dağdan inmeyen köyden çıkmayan, fellik fellik bio market arayan ve buradan alışveriş yapan, sağlıklı ve kaliteli! hayatlarını korumak adına kapitalizmin sunduğu her türlü yapmacıklıktan kaçan, pahadan ve sunilikten şikayet eden bu insanlar, apolitik duruşları ve yüzeysel felsefik derinlikleriyle kapitalizmin, evet kapitalizmin tam da kendisine secde eder durumdalar, enteresan!)
Ben yine de Prag'da çocuk olmak nasıl bir şey bilmek isterdim. Böylesine güzel bir şehirde, çiçek kokularına aşina, tarihle sanatla içiçe, sükunet içinde, parkıyla bahçesiyle düzenin hüküm sürdüğü bu şehirde çocuk olmak ne demek en azından hakkında bir şeyler duymak isterdim. Ya da en azından bir kere olsun şu an gördüğüm her şeye bir kez de çocuk gözlerimle bakabilmek isterdim. Ve tüm bunlarla yaşamış olan Kübra'nın 26 yaşına geldiğinde nasıl bir Kübra olacağını, dolaylı olarak.
Eğer burada bir çocukluk geçirmiş olsaydım, eminim pembe çiçeklerle kaplanmış ağaçlar arasında koşmanın, leylaklarla kaplı sokaklarda büyülenmiş bir şekilde bisiklete binmenin, odamda kitabımı okurken odamı dolduran leylak kokusunun sarhoşluğunun hiç biri ile ilgili en ufak bir farkındalığım olmaz, böyle bir romantizmi asla deneyimlememiş olurdum. Peki bütün bunları deneyimlememiş olmam, aslında bütün bunların olmadığı anlamına mı gelirdi, Berkeley'e referansla?
(Belki en azından stabil bir mental faaliyetim olurdu, arkadaş tatlı tatlı yazıyorum, çiçek böcek çocukluk falan, Berkeley nerden geldi yine aklıma ben anlamıyorum ki.. Bir huzur yok, kafa gitti yine benim, yazamıyorum işte. Kalkıp ders çalışayım bari, bütün akşam uyudum zaten)

18 Mayıs, 2013

O kadar

Bence hayat sanıldığı kadar zor değil, ya da karmaşık. 
Hayat zordur ve hayat karmaşıktır önermeleirnin kendi içerisinde bir haklılığı söz konusu tabi ki, bunu göz ardı etmek öyle kendi içerisinde pek de kolay sayılmaz. Lafı uzatmakta da üzerime yok! Söylemeye çalıştığım temelde şu: hayatı karmaşıklaştıran zorlaştıran bizzat kendimiziz aslında, bu bağlamda da zorlukların ve karmaşanın çözümü yine kendimizde olduğundan, hayat öyle sanıdğımız kadar da zor değil! Evet uzun sözün kısası bu. Bugün sadece bundan bahsetmek istemiştim o kadar!

07 Mayıs, 2013

Tel cambazının rüzgârsız aşklara vardığını anlatır şiir


Önce İstanbul vardı o yoktu
Sonra birgün çıktı geldi
Bütün kapılar yerini buldu
Önce gözlüklerini çıkardı pencereye koydu
Çantasından sigara paketini çıkardı koydu
Yalnızlığını çıkardı koydu
O zaman bütün aşklar bütün bulutlar geçti aklından
Adı kimseye lâzım değil

İstanbul coğrafyada ışıksız bir şehir
Tuttu ayışığını parçaladı
Her sokağa birer parça dağıttı
O Tanrı mıydı sanki -Haşa-
Ama gönlü öyle istedi öyle yaptı
O zaman bütün aşklar bütün bulutlar geçti aklından
Adı kimseye lâzım değil

Bu macerayı durup durup size anlatacak
Bir yanda koca İstanbul
Bir yanda o
Bir yanda en Allahsız şarkılar
Bir yanda Edirnekapı
Vitrinsiz dükkânlar ve dut ağaçları
Neden bütün insanların birbirini sevmesi gerektiğini
Bir gün saat üçte köprüde anlayacak
Saat üçte hepimizden gizli Tanrıyı
Bulup çıkaracak meydana
O zaman üç gemi İtalyaya kalkacak
Üç gemi Norveçe
Birisi pancar küsbesi götürecek
Öbürü bir aşk kaçıracak gümrüksüz
Birgün saat üçte köprüde
Üç martı insanlara bakıp imrenecek
Bir adam iri bir lüfer çıkaracak denizden
İşte o zaman bütün aşklar bütün bulutlar geçecek aklından
Adı kimseye lâzım değil



Turgut Uyar

05 Mayıs, 2013

Dönüş Yolu

Otobüs garındayım. Otobüs bekliyorum Prag'a döneceğim otobüs gelse de binsem artık. Yahya Kemal Ankara'nın en güzel yanı İstanbul'a dönüşü diyor ya, Berlin'den Prag'a her dönüşümde bunu kendime hatırlatıyorum. Ankarayı pek çok seven biri olarak bu ifadenin yerindeliğini kendimce bir çok kez sorguladım ama Berlin'den her dönüşümde Berlin'in en güzel yanı Prag'a dönüş yolu demekten alamıyorum kendimi. Berlin'i sevmediğimden ya da daha az sevdiğimden değil, eve dönüş yolunun her zaman daha cezbedici olduğundan sanırsam. Çok keyifli bir tatil oldu yine. Bu sefer ki Berlin maceram gerçekten çok keyifliydi. Bu sefer 1 Mayısı kutlamak için geldim Berlin'e çünkü Prag'da 1 Mayıs gerçekten çekilmez oluyor. Ancak ne yalan söyleyeyim Berlin 1 Mayısının daha çekilebilir değil. Bütün gün sokaklardaydık ve siyasi herhangi bir bütünün parçası olamadık. Siyasi örgüt ve partilerle tabi ki Prag'a oranla daha fazla vakit geçirdik ama içerik olarak hiç fark yoktu. Alkol ve marihuana eşliğinde kendine yaşam alanı yaratmaya çalışan marjinal bir çok kimsenin kalabalığından başka bir şey göremedik. Festival olarak düzenlenmiş son derece eğlenceli bir organizasyondu. 1 Mayıs siyasi bir mücadelenin temsilinden öte baharın hatta mayıs ayının karşılanması olarak tanımlanabilirdi kesinlikle. Siyasi mücadelenin ehemmiyetini azaltmak için organize edilmiş adeta yabancılaştırılmış bir organizasyondu. Başarılı da olmuşlardı bence. Kotbusser Tor, Kreuzberg, Orienburger Platzı kapsayan hatta bu bölgeleri hayli aşan bir alanda konser stageleri yemek büfeleriyle Odtü bahar şenliklerinden pek farkı yoktu. Hatta Odtü'de yasak birşeyler yapıyor olmanın verdiği heyecan ve adrenalin bahar şenliğini daha heyecanlı bile kılabiliyor. Aynı konsept, aynı kalabalık, daha az bilinç ve daha güvenli bir ortamla daha tatsız bir ortam yaratılmıştı diyebilirim, hatta dedik ve bunun hakkında bir hayli eğlendik. Sonuç olarak siyasi bilinç bir kenara bırakıldığında, harika bir gün, harika planlanmış bir organizasyondu. Bir de yemek stantlarının neredeyse tamamının türklere ait olması türbanlı pardesülü teyzelerin satış yapmaları, kısır ve patates salatasının gırla tüketilmesi de benim vurgulamak istediğim başka bir nokta. Enteresandı hakikaten. Berlin'de geçen her günümün bir diğerinden daha enteresan olmasını sağlayan başka bir nokta olarak tabi ki.
Gecenin şu saatinde bu havada geri döneceğim diye uğraşmamın sebebi de Neuman ve ödevi yani ödevi yapmadığım gibi derse de gitmeyeceğimden benden çaldığı saatler yüzünden kendisine hayli kızgınım. Neden Avrupa Birliği çalışan bu kimseler bu kadar kompleksli avrupada hiç anlamış değilim. Ömür törpüleri.
Neyse Neumanı bir kenara bırakayım da canımı sıkmayayım daha fazla.
Ben hazır berlinin en güzel yanı eve dönüş yoluna girmişken onun tadını çıkarayım en iyisi. Hem otobüsüm girdi gara vakit hareket vakti. Neyse Berlincim bu seferde göremediğim müzelerini ve özellikle potsdamı görmek için yazın tekrar geleceğim, görüşürüz en kısa zamanda. İyi geceler Berlin ve şimdiden günaydın Prag :)

Dostla hemhal olmak - Brecht Ziyaretim Berlin 28.04.2013

 Dorotheenstadt Cemetery

Yıllardır hasret duyulan bir dosta kavuşmuş olmanın heyecanımı mı bu içimdeki, ya da durduramadığım gözyaşlarıma sebep daha yakın olamayacağım bir arkadaşa bu kadar yaklaşmış olmam mı? Bilmiyorum! Brecht'in mezarı başındayım şu an. Dakikalardır oturuyorum burada ne söyleyeceğimi ne yapacağımı bilmeden. Heyecanlıyım kalbim ağzımda adeta. Ah bir açılsa dilim sana anlatacak o kadar çok şeyim var ki. Ama konuşamıyorum yine. Belki yazmanın vaktidir kelimelerin boğazıma düğüm düğüm takıldığı şu an. Garip ki ne garip yıllardır planladığım bir ziyaretin mümkün olabilmesi ve benim buna rağmen bu kadar heyecanlı olmam.
Şu an şöylece uzansam buracığa ve hiç kalkmasam diyorum kendimce ama öyle olmaz değil mi? Tüm bu uğraş mücadele, sürgünler her şey yaşamak için değil mi? Henüz yeni başlamışken ilk kez sana bu kadar yaklaşmışken şuracığa uzanıp da bir daha uyanmama arzusu ne de büyük yanılgı, ne de büyük bir bencilliktir. Sence ben nerede hata yapıyorum? Yaşamayı yeterince sevmediğimden mi acaba tüm bu duraksamalarım ve üzerimden atamadığım yorgunluğum? Neden istediğim gibi yazamıyorum. Sen 3 hafta da bir oyun yazıp kitleleri etkileyebilirken ben neden kendimi, kendime bile ifade edemiyorum. Tüm bu yalnızlık bir kurmaca değil mi, aşamadığım tüm çelişkilerim arafta kalmışlıklarım? Kendime yarattığım bu araf kendisi dahi, kaçıp saklandığım bir yer değil mi? Daha adil daha özgür bir dünya da yaşamayı istemenin neresi kötü? Neden bu delilik? Acaba duyuyor musun beni kim bu kadın nereden geldi diyorsun değil mi? Buraya gelmek seninle şu konuşmayı yapmak için kaç yıldır hazırlandığım hakkında en ufak bir fikrin yok çünkü. Onca hayal, onca hazırlık ne kadar da yersizmiş, ne düşündüğümü unuttum, ne söyleyeceğimi bilemez oldum.
Kızıyorum ya kendime hep kaçıyorum diye, sen de kaçtın, hem döndün de kaçtığın yere. Benim de bir gün dönecek bir yerim olacak mı ya da ne bileyim işte kaçmak yerine dönmeyi göze alabilecek miyim?  Neden böyle mahçubum sana karşı bu kadar, günah çıkartıyormuşum gibi hissediyorum. Gerçekten şu an şuracığa uzanmak istiyorum ve bir daha hiç kalkmamak. Ama olmaz biliyorum biz yaşamaya tutunmuşuz, ölmeye değer değil yaşamaya değer bir devrim değil mi hayalimiz. Kızıyorum işte kendime böyle. tam da istedikleri karmaşanın içinde yaşıyorum. Gençlik yılların aklımda şimdi, güncelerin hiç unutamayacağım kaybettiğim bir dosttan hediyeydi bana. Hem dostumu, hem sevdiğimi kaybettiğim dönemde gençliğinle hayallerinle ilk yazı denemelerinle öyle bir girdin ki hayatıma, öylesine bizden öylesine benden biri oldun ki, tarif etmek kolay değil benim için. Seni tanısaydım bu kadar sevebilir miydim acaba! peki ya sen beni tanısaydın, ne düşünürdün?
Bana öğrettiğin en önemli şey "bazen insan olmanın her şeyden daha önemli olması". Sen sadece bir ışık tutmadın yoluma, yoldaşlık da ettin insanca. Ben yolunu öğrendim artık. Yazın yine geleceğim ve bir daha ki buluşmamızın bu kadar romantik olmaması için elimden geleni yapacağım. Rahat uyu!

28.04.2013 - 13:50/14:28

Berlin'i sevmek

Tarihinde kitapları yakılmış bir şehrin tarihini yine kitaplardan öğrenmenin pek de romantik olmayan oldukça dramatik bir yönü var. Bütün gün aklımda bu fikirlerle dolaştım yağmuruyla geldiğim Berlin sokaklarında. Bir yeri bir şeyi sevmenin bir çok şekli var derler, ve bu bir çok şekil kişiden kişiye yeni formlar kazanacağından bir şeyi veya bir kimseyi sevmenin alsında bir tanımı yok. Felsefesiyle, edebiyatıyla, kültürel ve politik tüm gelişmeleriyle kitaplar yazmış, toplumları -kişileri- yönlendirmiş biçimlendirmiş bir toplumun kitaplarını yakması da sanırım bir tür sevginin - sapıkça bir sevginin- vücut bulmuş hali. İnsan doğası öylesine yumuşak öylesine naif ki aldığı her etkiden yeni bir form kazanabiliyor. Şayet öyle olmasa korku illetinin bir medeniyeti böylesine hüküm altına alması, kitaplarıyla birlikte yine kendi insanları yakabilmesi aksi takdirde mümkün olmazdı diye düşünüyorum. Tüm bu çılgınlığın sebebi - çılgınlıktan kastım tabi ki 1931 sonrası döneme tekabül ediyor- insan doğasının tam da iddia edildiği gibi çıkarcı ve bencil olmasıyla ilgili olduğunu düşünmüyorum. Nasıl düşünebilirim ki. Düşünsem de rasyom bunun böyle olmaması gerektiğine zorladığından böyle düşünmek istemiyorum. Korkunun, baskının, yoksulluğun ve yabancılaşmışlığın  hüküm sürdüğü bir toplumda çıkarlarını bile takip edemez hale gelir insan ve doğası, işte bu noktada doğası öylesine naif öylesine yoğrulmaya yönlendirilmeye açıktır ki, bilinç kendini üretmek yerine üretilmiş, bazen yeniden üretilmiş başka bir bilinci takip etmeye zorlanır. İşte ancak böyle dönemlerde rasyo yerini çaılgınlıklara bırakabilir.
Bugün Berlin'de ikinci günüm. Gül ve Göksu tez taslaklarını yazmaya ve şekillendirmeye çalıştıklarından günlerimi kendi başıma geçiriyorum. O yüzden bu gezimi daha çok kültürel bir geziye çevirdim, elimde harita görmek istediğim galeri ve müzeleri gezerek, dostları yerlerinde ziyaret ederek geçirmeyi tercih ettim. Aklımda sorular, çantamda yeniden başladığım kapitalim ve tur kitabım, elimde haritam, Yann tiersen le birlikte çok keyifli dakikalar geçiriyoruz.
Yoldayım şimdi, bugünkü planımda Doğu Berlin'i temsil eden müzeler var, Anne Frank Zentrum ve bir Dorothenstadt Mezarlığına gideceğim. Neden bu kadar heyecanlıyım şu an hiç fikrim yok, yani aslında var. Sanki gerçekten Brecht'i görecekmişim gibi. Benim de onu sevme biçimim bu zannımca. Sanki böyle yıllardır özlediğim bir arkadaşıma kavuşacakmışım gibi. Birazdan ineceğim tramvaydan toparlansam iyi olacak.

12 Nisan, 2013

ne kafasındaysa artık :)

bugün şaşkının teki bunu facebook hesabıma yollamış :) çok güldüm hala gülüyorum :))



BİR SEVDADIR GÜLÜŞÜN
Gülüşün... Hiç kimsede olmadığı kadar içten, hiç kimsede olmadığı kadar yumuşak... Gülüşün, gözlerine yansıyan ışık. Sen gülüyorsun, ben bir diyardan diğerine sürüklenen serüvenci oluyorum. Gülüşün çocuk, haylaz, yaramaz, umursamaz... Ve bir o kadar da uslu, söz dinleyen, huzur veren... Gülüşün, damarlarıma işliyor, bağımlılık yaratıyor. Bir tutku, vazgeçmesi mümkün olmayan. Bir hayat senfonisi, her notasında aşkı saklayan. Sevmeyi bilen gülüşün, sevdikçe sevdiren gülüşün... Özlemin en koyusu senin gülüşüne konaklamış. O gülüşü görmeden yaşamak öyle zor ki... Sınırsız okyanusların, en mavi denizlerin beyaz yelkenlisi... Umudun ta kendisi... Menzili olmayan bir uçuş, sonsuzlukta kayboluş... Güven veren gülüşün, cesaret veren... Hayatın bütün kaypaklığına, ikiiyüzlülüğüne ve acımasızlılığına direnme gücü veren... Yaşama sevincini her gördüğümde yeniden yüreğime yerleştiren gülüşün... Sen güldükçe gülüyor çevremde kim varsa, ne varsa... Sen güldükçe ışıl ışıl yanıyor yıldızlar. Şimdi sadece senin gülüşünle anıyorum onları. Gülüşün, ayazı ısıtan bahar, sarı sıcağı serinleten rüzgar... Alabileceğim en değerli armağan gülüşün, içinde her sevinci barındıran bir hazine. En beklenmeyen sürpriz, hep beklenen mutluluk... Gülüşün, kötüye karşı en soylu başkaldırış. İyinin en kadim dostu... Mücadele eden, yenilmeyen ve aşkın zaferini ilan eden... Sevdiklerine alçakgönüllü, zarar vereceklere kalkan. Soran, sorgulayan ama asla yargılamayan gülüşün...
Bedenimi saran ateş, içimdeki ürperiş, ellerimdeki titreyiş gülüşün... Tükenmeyecek heyecan, sonu gelmeyecek öykü, anlatılmaz bir duygu seli... Seni anlatan en iyi tarif, gülüşün, içinde ne varsa dışına yansıtan... Saklamayı bilen ama gizemden hoşlanmayan... Baktıkça, "iyi ki yaşıyorum" dedirten... Varoluşuma anlam katan gülüşün... Baktıkça Allah'a şükrettiren ve "hayatımdan hiç çıkmasın" diye dua ettiren gülüşün... Damla damla yağan yağmur, yanımdan hiç ayırmayacağım uğur... Gecenin dinginliği gündüzün hareketi... Renklerin en güzeli, çiçeklerin en tazesi...
Ve bu sevdanın sebebi... GÜLÜŞÜN...

10 Nisan, 2013

Şeyh Bedrettin Destanı'ndan

Ortada
yere saplı bir kılıç gibi dimdik bizim ihtiyar.
Karşıda hünkâr.
Bakıştılar.

Hünkâr istedi ki:
bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
son sözü ipe vermeden önce,
biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.

Hazır bilmeclis
Mevlâna Hayder derler
mülkü acemden henüz gelmiş bir ulu danişmend kişi
kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
«Malı haramdır amma bunun kanı helâldır» deyip halletti işi...

Dönüldü Bedreddine.
Denildi: «Sen de konuş.»
Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»

Bedreddin baktı kemerlerden dışarı.
Dışarda güneş var.
Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
Bedreddin gülümsedi.
Aydınlandı içi gözlerinin, dedi:
- Mademki bu kerre mağlubuz netsek, neylesek zaid.
Gayrı uzatman sözü.
Mademki fetva bize aid verin ki basak bağrına mührümüzü..

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

Nazım Hikmet Ran

Şeyh Bedrettin Destanı

SİMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDRETTİN DESTANI
  

        Darülfünün İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı İslâmiye Matbaasında basılan «Simavne Kadısı oğlu Bedreddin» isimli risalesini okuyordum. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim. Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Dukas, tarihi kelâm müderrisinin bu altmış beşinci sayfasında diyordu ki:
        «O zamanlarda İyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum - Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çıktı. Stilaryum Sakız adası karşısında kâindir. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak, melbûsat, mevaşi ve arâzi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi.»
        Stilaryumdaki âdi Türk köylüsüsün vaız ve nasihatlarını bu kadar vuzuhla anlatan Cenevizlilerin sırkâtibi, siyah kadife elbisesi, sivri sakalı, sarı uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. Simavne Kadısı oğlu Bedreddinin en büyük müridine, Börklüce Mustafaya «âdi» demesi, her iki manasında da, beni güldürdü. Sonra birdenbire risalenin müellifi Mehemmed Şerefeddin Efendiyi düşündüm. Risalesinde Bedreddinin gayesinden bahsederken, «Erzak, mevâşi ve arâzi gibi şeylerin umumî mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin kadınları bundan istisna etmesi bizce efkârı umumiyyeye karşı ihtiyar etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. Zira vahdeti mevcûda kail olan şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği muhakkaktır,» diyen bu tarihi kelâm müderrisini asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tulâ sahibi buldum. Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklıma: «Burjuva için karısı alelâde bir istihsal âletidir. Burjuvazi, istihsal âletlerinin içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin kadınlara da teşmil edileceği neticesini çıkarıyor.»
        Burjuvazinin modern amele sosyalizmi için düşündüğünü, Darülfünün İlâhiyat Fakültesi müderrisi de Bedreddinin kurunu vüstaî köylü sosyalizmi için neden düşünmesin? İlâhiyat bakımından kadın mal değil midir?
        Risaleyi kapadım. Gözlerim yanıyordu amma uykum yoktu. Başucumdaki çiviye asılı şimendifer marka saata baktım. İkiye geliyor. Bir cıgara. Bir cıgara daha. Koğuşun sıcak, durgun, ağır kokulu bir su birikintisine benziyen havasında dolaşan sesleri dinliyorum. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla koğuş uyuyor. Kulelerdeki jandarmalar yine bu gece düdüklerini daha sık, daha keskin öttürüyorlardı. Bu düdük sesleri ne zaman böyle deli bir sirayetle, belki de hiç sebepsiz, telaşlansalar ben kendimi karanlık bir gece batan bir gemide sanırım.
        Üstümüzdeki koğuştan idamlık eşkıyaların zincir sesleri geliyordu. Evrakları temyizde. Yağmurlu bir akşam kararı giyip döndüklerinden beri hep böyle sabahlara kadar demirlerini şakırdatıp dolaşıyorlar.
        Gündüzleri arka avluya çıkarıldığımız vakit kaç defa onların pencerelerine baktım. Üç insan. İkisi sağdaki pencerenin içinde oturur, birisi soldaki pencerede. İlk yakalanıp arkadaşlarını ele veren bu tek başına oturanmış. En çok cıgara içen de o.
        Üçü de kollarını pencerelerin demirlerine doluyorlar. Oldukları yerden denizi, dağları çok iyi görebildikleri halde onlar hep aşağıya, avluya, bize, insanlara bakıyorlar.
        Seslerini hiç işitmedim. Bütün hapishane içinde bir kerre olsun türkü söylemiyen sade onlardır. Ve hep böyle yalnız geceleri konuşan zincirleri birdenbire bir sabah karanlığında susarsa, hapishane bilecek ki, dışardaki şehrin en kalabalık meydanında göğüsleri yaftalı üç beyaz uzun gömlek sallanmıştır.
        Bir aspirin olsa. Avuçlarımın içi yanıyor. Kafamda Bedreddin ve Börklüce Mustafa. Kendimi biraz daha zorlıyabilsem, başım böyle gözlerimi bulandıracak kadar ağrımasa, çok uzak yılların kılıç şakırtıları, at kişnemeleri, kırbaç sesleri, kadın ve çocuk çığlıkları içinde iki ışıklı ümit sözü gibi Bedreddinle Mustafanın yüzlerini görebileceğim.
        Gözüme, demin kapatıp çimentoya bıraktığım risale  ilişti. Yarısı güneşten solmuş vişne çürüğü bir kapağı var. Kapakta, üstünlü esreli sülüs bir yazıyla risalenin adı bir tuğra gibi yazılı. Kapağın içinden sararmış sayfa yapraklarının yırtık kenarları çıkıyor. Bu İlâhiyat Fakültesi müderrisinin sülüs yazısından, kamış kaleminden, dividinden ve rıhından Bedreddinimi kurtarmak lâzım, diye düşünüyorum. Aklımda İbni Arabşahtan, Âşıkpaşazâdeden, Neşriden, İdrisi Bitlisiden, Dukastan ve hattâ Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberlediğim satırlar var:
        «Şeyh Bedreddinin tevellüdü 770 etrafında olmak lâzım geleceğini kuvvetle tahmin etmek mümkündür.»
        «Tahsilini Mısırda ikmâl etmiş olan Şeyh Bedreddin senelerce burada kalmış ve hiç şüphesiz bu muhitte büyük bir kuvveti ilmiyeye mazhar olmuş idi.»
        «Mısırdan Edirneye avdetinde ebeveynini burada berhayat bulmuş idi.»
        «Kendisinin buraya vürudu peder ve validesini ziyaret maksadile olabileceği gibi bu şehirde tasaltun etmiş olan Musa Çelebinin daveti vakıasile olmak ihtimali de vardır.»
        «Çelebi Sultan Mehmet kardeşlerine galebe ile vaziyete hâkim olunca Şeyh Bedreddini İznikte ikamete memur eylemiş idi.»
    «Şeyh burada itmam etmiş olduğu Teshil mukaddemesinde "...Kalbimin içindeki ateş tutuşuyor. Ve günden güne artıyor, o surette ki kalbim demir de olsa selâbetine rağmen eriyecek..." demektedir.»
    «Şeyhi İznike serdiklerinde kethüdası Börklüce Mustafa Aydın eline vardı. Andan göçtü Karaburuna vardı.»
    «Diyordu ki: "Ben senin emlâkine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlâkime aynı suretle tasarruf edebilirsin." Köylü avam halkı bu nevi sözlerle kendi tarafına celp ve cezb ettikten sonra hırıstiyanlar ile dostluk tesisine çalıştı. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Sisman bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Stilaryumun dar geçitlerinden ileriye geçmeğe muvaffak olamadı.»
    «Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti, o dahi İznikten kaçtı. İsfendiyara vardı. İsfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti. Andan gelip Ağaçdenizine girdi.
    «Bu esnada müşarünileyhin halifesi Mustafanın Aydın elinde avazeyi huruç ve fesat ve ilhadı Sultan Mehemmed'in kulağına vâsıl oldu. Derhal Rumiyei suğra ve Amesye Padişahı olan Şehzade Sultan Muradın ismine hükmü hümayün sadır oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafanın def'ine kıyam eyliye. Ve mükemmel asker ve teçhizat ile Aydın elinde anın başına ine...»
    «Mustafa, on bine yakın müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker ile şehzadeye mükabeleye kıyam eylediler.»
    «Mübalega cenk olundu.»
    «Bir çok kan döküldükten  sonra tevfiki ilâhi ile o leşkeri ilhad mağlub oldu.»
    «Sağ kalanlar Ayasluğa getirildiler. Börklüceye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikri sabitinden çeviremedi. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Kendisine sadık kalan mahremanı Mustafanın gözü önünde katledildi. Bunlar "Dede Sultan iriş" nidalarile mütevekkilâne ölüme tevdii nefs ettiler.»
    «Ahir Börklüceyi paraladılar ve on vilâyeti teftiş ettiler, gideceklerin giderdiler bey kullarına timar verdiler. Bayezid Paşa yine Manisaya geldi Torlak Kemali anda buldu. Anı dahi anda astı.»
    «Bu esnada Ağaçdenizindeki Bedreddinin hali terakkide idi. Her taraftan birçok halk yanına toplandılar. Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi. Bundan dolayı Sultan Mehemmedin bizzat hareketi icab etti.
    «Ve Bayezid Paşanın teklifiyle bazı kimseler Kadı Bedreddinin silki mütabaatına ve müritliğine dahil oldular. Ve birkaç tedbir ile orman içinde derdest edip bağladılar...
    «Sirozda Sultan Mehemmede getirdiler. Acemden henüz gelmiş bir danişmend var idi. Mevlâna Hayder derlerdi. Sultan Mehemmed yanında olurdu. Mevlâna Hayder etti "şeran bunun katli helâl amma mali haramdır."
    «Andan Simavne Kadısı oğlunu pazara iletip bir dükkân önünde berdar ettiler. Bir nice günden sonra cünüb müritlerinden birkaçı gelip anı andan aldılar. Şimdi dahi ol diyarda müritleri vardır.»
    Başım çatlıyacak gibi. Saate baktım. Durmuş. Yukardakilerin zincir şakırtıları biraz yavaşladı. Yalnız birisi dolaşıyor. Herhalde o tek başına soldaki pencerede oturandır.
    İçimde bir Anadolu türküsü dinlemek ihtiyacı var. Bana öyle geliyor ki, şimdi yolparacılar koğuşundan yine o yayla türküsünü söylemeğe başlasalar başımın ağrısı bir anda diniverecektir.
    Bir cıgara daha yaktım. Eğildim. Çimentonun üstünden Mehemmed Şerefeddin Efendinin risalesini aldım. Dışarda rüzgâr çıktı. Penceremizin altındaki deniz, zincir ve düdük seslerini kapatarak homurdanıyor. Penceremizin altı kayalık olacak.

Kaç defa oraya, denizle duvarımızın birleştiği yere bakmak istedik. Fakat imkânı yok. Pencerenin demir çubukları çok dar. İnsan başını dışarı çıkaramıyor. Ve biz burada denizi ancak ufuk halinde görebiliyoruz.
    Benim yatağımın yanında tornacı Şefiğin yatağı vardı. Şefik bir şeyler mırıldanarak uykusunda döndü. Karısının gönderdiği gelinlik yorganı kaydı. Örttüm.
    İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisinin altmış beşinci  sayfasını açtım yine.. Cenevizlilerin sırkâtibinden bir iki satır ancak okumuştum ki başımın ağrıları içinde kulağıma bir ses geldi. Bu ses:
    — Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında bulunuyorum, diyordu.
    Döndüm. Denizin üstündeki pencerenin arkasında birisi var. Konuşan o:
    «— Cenevizlilerin sırkâtibi Dukasın yazdıklarını unuttun mu? Sakız adasında Turlut tesmiye olunan manastırda ikamet eden Giritli bir keşişten bahsettiğini hatırlamıyor musun? Ben, yani Börklüce Mustafanın "dervişlerinden biri" bu Giritli keşişe de böyle baş açık, ayaklarım çıplak ve yekpare bir libasa bürünmüş olarak denizin dalgalarını aşıp gelmez miydim?»
    Pencerenin demirleri dışında hiçbir yere tutunmasına imkân olmadan böyle boylu boyunca durup bu sözleri söyleyene baktım. Gerçekten de dediği gibiydi. Yekpare libası aktı.
    Şimdi, yıllarca sonra, ben bu satırları yazarken İlâhiyat Fakültesi müderrisini düşünüyorum. Şerefeddin Efendi öldü mü, sağ mı, bilmiyorum. Fakat eğer sağsa ve bu yazdıklarımı okursa benim için: «Gidi hain, diyecektir, hem maddiyundan olduğunu iddia eder, hem de Giritli keşiş gibi, üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken, Börklücenin denizleri sessizce aşan müridiyle konuştuğundan dem vurur.»
    Tarihi kelâm üstadının bu sözleri söyledikten sonra atacağı ilâhi kahkakayı da duyar gibi oluyorum.
    Fakat zarar yok. Hazret kahkahasını atadursun. Ben maceramı anlatayım.
    Başımın ağrısı birdenbire dindi. Yataktan çıktım. Penceredekine doğru yürüdüm. Elimden tuttu. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz, denizle duvarımızın birleştiği yerde, kayaların üstünde buldum. Börklücenin müridiyle yan yana karanlık denizin dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına, asırlarca geriye, sultan Gıyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni Yezidülkirişçi, yahut sadece Çelebi Sultan Mehmet devrine gittik.
    Ve işte size anlatmak istediğim macera bu yolculuktur. Bu yolculukta gördüğüm ses, renk, hareket, şekil manzaralarını parça parça ve çoğunu  — eski bir itiyat yüzünden —-  bir çeşit uzunlu kısalı satırlar ve arasıra kafiyelerle tesbit etmeğe çalışacağım. Şöyle ki:

1.
Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
Çelebi hünkâr idi amma
Âl Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu, yollarda topraksız insanın ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi tarumar idi.
Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi, ahüzar idi.

2.
Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
                içindedir dağların.

Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir,
ve göl insanı sakalına ak düşmeden ölür.

Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.

Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük, sakalı büyük,sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.

Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor «Teshil»i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı tıraşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
kartal gagalı Torlak Kemâl..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymıyarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..

3.
Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
Ve gölde ipi kopmuş boş bir balıkçı kayığı
bir kuş ölüsü gibi suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdüğü yere,
gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.

İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup kanını göle akıttılar.

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
bir sazan balığı yüzünden kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya avuçlayıp doğruldu.

Ve sular parmaklarından dökülüp
tekrar göle dönerken dedi kendi kendine:
«— O âteş ki kalbimin içindedir
       tutuşmuştur
       günden güne artıyor.
       Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
       eriyecek yüreğim...

       Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
       Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
       Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
       biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
       iptâl edeceğiz...»


Ertesi gün gölde kayık parçalanır
kalede bir baş kesilir
kıyıda bir kadın ağlar
ve yazarken
Simavneli «Teshil»ini
Torlak Kemâlle Mustafa
öptüler
   şeyhlerinin elini.
Al atların kolanını sıktılar.
Ve İznik kapısından
dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar...

Kitaplarının adı: «Varidat»dı.

4.
        Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl, Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın, biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda
Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
Aydın elinde Karaburunda.
Bedreddinin kelâmını söylemiş
köylünün huzurunda.

Duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
piri pâk olsun diye,
     on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»

Duyduk ki...
Bu işler duyulur da durmak olur mu?
Bir sabah erken,
Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
«Varalım, dedik.
Görelim, dedik.
Yapışıp  sapanın sapına
şol kardeş toprağını biz de bir yol sürelim, dedik.»
Düştük dağlara dağlara,
aştık dağları dağları...

Dostlar,
ben yolculuk etmem bir başıma.
Bir ikindi vakti can yoldaşıma dedim ki: geldik.
Dedim ki: bak başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
bir adım geride ağlayan toprak.
Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
ve körpe kuzu eti gibi aktır yumuşaktır etleri.
Dedim ki bak,
burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi bereketli.
Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..

5.
        Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu vardı. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden.
        İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. O da Börklüce müritlerinden.
        Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. Şimdi düşünüyorum da, onu, yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Bu Aydınlıymış.
        İlk sözü söyliyen Aydınlı oldu:
        — Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir.
        — Dostuz, dedik.
        Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler Karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.
        Yine, o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki:
        — Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır.
        Müjde büyüktü. Rehberim:
        — Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.
        Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının karanlığına daldık.
        Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava ıslak ve kederliydi.
        Bedreddin.
        — Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.
        Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık, onlarla aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor, Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç çocuktuk. Bedreddin babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk.
        Gün ışığında gizlenip, geceleri yol alarak İsfendiyara ulaştık. Oradan bir gemiye bindik.


6.
Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar ve bir yelkenli vardı.
Bir gece bir denizde bir yelkenli yapyalnızdı yıldızlarla.
Yıldızlar sayısızdı.
Yelkenler sönüktü.
Su karanlıktı ve göz alabildiğine dümdüzdü.

Sarı Anastasla Adalı Bekir hamladaydılar.
Koç Salihle ben pruvada.
Ve Bedreddin parmakları sakalına gömülü
dinliyordu küreklerin şıpırtısını.

Ben:
   — Ya! Bedreddin! dedim,
          uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
                   yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
        Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
        Ve denizin içinden
                           gürültüler duymuyoruz.
        Sade bir dilsiz, karanlık su,
        sade onun uykusu.
Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar güldü, dedi:
   — Sen bakma havanın durgunluğuna
        derya dediğin uyur uyur uyanır.

Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar ve bir yelkenli vardı.
Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi gidiyordu 

Deliormana  Ağaçdenizine...

7.

Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz
demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.
«Malûm niçin geldik, malûm derdi derunumuz» diye 

her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.
Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp reaya zinciri bırakıp gelmiş.
Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş...

Bir kızılca kıyamet!
Karışmış birbirine at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,  gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır, ne böyle  bir uğultu duymuşluğu var
Deliorman deli olalı beri....

8.
        Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. Galiba bir dildâde yüzünden. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. Lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil, İzmir yoluyla Karaburuna, bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi.
        İzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda, padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk.
        İzmirde çok oyalanmadık. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. Üçü kavukluydu, birisi fesli. Selâm verdiler. Selâm aldık. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. Dedi ki:
        — Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa'yı gönderir.
        Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. Dedi ki:
        — Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Ve bunların dahi şer'i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu.
        Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. Dedi ki:
        - Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?
        - Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz..
        Fesli olan çelebi İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. Yüzümüze baktı. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Bir şey demedi.
        Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. Ve bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına, Karaburuna, Börklücenin yanına vardık.

 

9.
Sıcaktı.
Sıcak.
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı sıcak.

Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
bulutlar boşanacak boşanacaktı.
O, kımıldanmadan baktı, kayalardan iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert en tutumlu, en cömert, en seven, en büyük, en güzel kadın:
TOPRAK
 nerdeyse doğuracak doğuracaktı.

Sıcaktı.
Baktı Karaburun dağlarından O
baktı bu toprağın sonundaki ufka çatarak kaşlarını :
Kırlarda çocuk başlarını
Kanlı gelincikler gibi koparıp
çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.

Bu gelen Şehzade Murattı.
Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine
Aydın eline varıp
Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.

Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan kızmadan gülmeden.
Baktı dimdik dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert, en seven, en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK nerdeyse doğuracak, doğuracaktı.

Baktı.
Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
Oysaki onlar bu toprağı, bu kayalardan bakanlar, onu,
üzümü, inciri, narı,
tüyleri baldan sarı, sütleri baldan koyu davarları,
ince belli, aslan yeleli atlarıyla
duvarsız ve sınırsız bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.

Sıcaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri baktılar ufka...


En yumuşak, en sert, en tutumlu, en cömert, en seven, en büyük, en güzel kadın :
 TOPRAK nerdeyse doğuracak, doğuracaktı.

Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden bire kayalardan dökülürgökten yağar,  yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı baş açık yalnayak ve yalın kılıçtılar.

Mübalâğa cenk olundu.
Aydının Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde, her yerde,hep beraber!diyebilmek için
on binler verdi sekiz binini..

Yenildiler.
Yenenler, yenilenlerin dikişsiz, ak gömleğinde sildiler kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların eşildi nallarıyla.

Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zarurî neticesi bu!
 deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,» der.
Ve teker teker, bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,  yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..*
 

(*) Şimdi ben bu satırları yazarken, «Vay, kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay, tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kafam kabul eder amma, yüreğim yine yanar, diyor. Vay, vay, Marksiste bakın...» gibi laflar edecek olan bazı "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum. Tıpkı yazımın ta başında tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi.
        Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil, Marksizmi yeni okumaya başlamış, sol züppeliğinden uzak olanlar içindir.
        Bir doktorun verem bir çocuğu olsa, doktor, çocuğunun öleceğini bilse, bunu fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi ?
        Paris Komunasının devrileceğini, bu devrilişin bütün tarihî, sosyal, ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri «bir ıstırap şarkısı» gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü, yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu?
        Marksist, bir «makina - adam», bir ROBOTA değil, etiyle, kanıyla sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihî, sosyal, konkre bir insandır.

 

10.
Karanlıkta durdular.
Sözü O aldı, dedi:
«— Ayasluğ, şehrinde pazar kurdular.
Yine kimin dostlar, yine kimin boynun vurdular?»

Yağmur yağıyordu boyuna.
Sözü onlar alıp dediler ona:
«— Daha pazar kurulmadı kurulacak.
Esen rüzgâr durulmadı durulacak.
Boynu daha vurulmadı vurulacak.»

Karanlık ıslanırken perde perde
belirdim onların olduğu yerde
sözü ben aldım, dedim :
«- Ayasluğ şehrinin kapısı nerde? Göster geçeyim!
Kalesi var mı?
Söyle yıkayım.
Baç alırlar mı?
De ki vermeyim!»

Sözü O aldı, dedi:
«-Ayasluğ şehrinin kapısı dardır. Girip çıkılmaz.
Kalesi vardır, kolay yıkılmaz.
Var git al atlı yiğit, var git işine!..»

Dedim: «-Girip çıkarım!»
Dedim: «--Yakıp yıkarım!»
Dedi: «-Yağış kesildi gün ağarıyor.
Cellât Ali, Mustafayı çağırıyor!
Var git al atlı yiğit, var git işine!..»

Dedim: «— Dostlar bırakın beni, bırakın beni.
                    Dostlar göreyim onu, göreyim onu!
                    Sanmayınız, dayanamam.
                    Sanmayınız, yandığımı el âleme belli etmeden yanamam!

                    Dostlar
                    "Olmaz!" demeyin,
                    "Olmaz!" demeyin boşuna.
                    Sapından kopacak armut değil bu armut değil bu, yaralı olsa da düşmez dalından;
                    bu yürek, bu yürek benzemez serçe kuşuna, serçe kuşuna!

                    Dostlar biliyorum!
                    Dostlar biliyorum nerde, ne haldedir O!
                    Biliyorum, gitti gelmez bir daha!
                    Biliyorum bir deve hörgücünde kanıyan bir çarmıha çırılçıplak bedeni  mıhlıdır kollarından.
                    Dostlar bırakın beni, bırakın beni.
                    Dostlar bir varayım göreyim, göreyim Bedreddin kullarından Börklüce Mustafayı,  Mustafayı.»


Boynu vurulacak iki bin adam,
Mustafa ve çarmıhı
cellât, kütük ve satır
her şey hazır, her şey tamam.

Kızıl sırma işlemeli bir haşa
altın üzengiler
kır bir at.
Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
Amasya padişahı şehzade sultan Murat.
Ve yanında onun
bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!

Satırı çaldı cellât.
Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
yeşil bir daldan düşen elmalar gibi birbiri ardına düştü başlar.
Ve her baş düşerken yere
çarmıhından Mustafa
baktı son defa.
Ve her yere düşen başın
kılı depremedi:
—İriş Dede Sultanım iriş! dedi bir,başka bir söz demedi..

11.
        Bayezid Paşa Manisaya gelmiş, Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış, on vilâyet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti.
        Rehberimle ben, bu on vilâyetten geçtik. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar, henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. Yollarda, güneşin altında, genç, ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde, kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu.
        Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk.
        Hünkârın bey kulları; çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek, rengârenk tuğları, davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. Gelibolu karşıdan göründü. Rehberime:
        — Takatim kalmadı gayrı, dedim, denizi yüzerek geçmem mümkün değil.
        Bir kayık bulduk.
        Deniz dalgalıydı. Kayıkçıya baktım. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah, sakalı geniş ve bembeyaz. Ömrümde böyle açık, böyle konuşan bir alın görmemişimdir.
        Boğazın orta yerine gelmiştik, deniz durmamacasına akıyor, kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız:
        — Serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak kölesi, usta ve çırak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler; dedi.

12.
        Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık.
        Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki, karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru giden üç atlı, doludizgin önümüzden geçti. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış, insana benzer bir karaltı görmüştüm. Tüylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki:

Ben tanırım bu nal seslerini.
Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar
karanlık yolun üstünden dörtnala geçip
hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler.

Ben tanırım bu nal seslerini.
Onlar bir sabah çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.
Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.
Hava öyle güzeldir, yürek öyle umutlu, göz çocuklaşmış ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda...

Ben tanırım bu nal seslerini.
Onlar  bir gece çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.
Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır ve terkilerinde en değerlimizin arkadan bağlanmış kolları vardır.

Ben tanırım bu nal seslerini, onları Deliorman da tanır..
        Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. Çünkü ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki, Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını, bunların karargâha kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi.

 

13.
Rumeli, Serez ve bir eski terkibi izafi:
HUZÛRU HÜMAYUN.

Ortada yere saplı bir kılıç gibi dimdik bizim ihtiyar.
Karşıda hünkâr.
Bakıştılar.

Hünkâr istedi ki:
bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
son sözü ipe vermeden önce,
biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.

Hazır bilmeclis
Mevlâna Hayder derler
mülkü acemden henüz gelmiş bir ulu danişmend kişi
kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
«Malı haramdır amma bunun kanı helâldır» deyip halletti işi...

Dönüldü Bedreddine.
Denildi: «Sen de konuş.»
Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»

Bedreddin
baktı kemerlerden dışarı.
Dışarda güneş var.
Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
Bedreddin gülümsedi.
Aydınlandı içi gözlerinin, dedi:
— Mademki bu kerre mağlubuz
netsek, neylesek zaid.
Gayrı uzatman sözü.
Mademki fetva bize aid
verin ki basak bağrına mührümüzü..


14.
Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
                                        çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.
 

TORNACI ŞEFİĞİN GÖMLEĞİ
        Yağmur çiseliyordu. Dışarda, demir parmaklıkların arkasındaki deniz ufkunda ve bu ufkun üstündeki bulutlu gökte sabah olmuştu. Bugün bile gayet iyi hatırlıyorum. İlkönce omuzumda bir elin dokunuşunu duymuştum. Dönüp baktım. Tornacı Şefik. İçleri ışıl ışıl, kapkara gözlerini yüzüme dikmiş:
        — Bu gece uyumadın galiba, diyor.
        Artık yukardan eşkıyaların zincir sesleri  gelmiyordu. Ortalık ağarınca onlar uykuya varmış olmalılar. Gün ışığında nöbetçilerin düdük sesleri de manalarını kaybediyor. Boyaları siliniyor ve ancak karanlıkta belli olan sert çizgileri yumuşuyor.
        Koğuşun kapısı dışardan açıldı. İçerde çocuklar teker teker uyanıyorlar.
        Şefik soruyor:
        — Ne oldun, bir tuhaf halin var senin?
        Şefiğe geceki maceramı anlatıyorum:
        — Fakat, diyorum, hani gözümle gördüm. Nah şu pencerenin arkasına geldi. Yekpare ak bir gömleği vardı. Elimden tuttu. Bütün bir yolculuğu yan yana, daha doğrusu onun rehberliğiyle yaptım..
        Tornacı Şefik gülüyor. Bana pencereyi göstererek:
        — Sen, diyor, yolculuğu Mustafanın müridiyle değil, benim gömleğimle yapmışsın. Bak, dün gece asmıştım. Hâlâ pencerede..
        Ben de gülüyorum. Simavne Kadısı oğlu Bedreddin hareketinde bana rehberlik eden tornacı Şefiğin gömleğini demirlerin üstünden alıyorum. Şefik gömleğini sırtına geçiriyor. Bütün koğuş arkadaşları «yolculuğumu» öğrendiler. Ahmed:
        — Bunu yaz işte, diyor. Bir «Bedreddin destanı» isteriz. Hem sana ben de bir hikâye anlatayım onu da kitabın sonuna koyarsın...
        Ahmedin anlattığı hikâyeyi işte kitabımın sonuna koyuyorum.

AHMEDİN HİKÂYESİ
        Balkan harbinden önceydi. Dokuz yaşındaydım. Dedemle, Rumelinde, bir köylüye misafir olduk. Köylü mavi gözlü ve bakır sakallıydı. Bol kırmızı biberli tarhana içtik. Kıştı, Rumelinin kuru, çok bilenmiş bir bıçak gibi keskin kışlarından biri.
        Köyün adını hatırlıyamıyorum. Yalnız, yola kadar bizimle gelen jandarma, bu köyün insanlarını dünyanın en inatçı, en vergi vermez, en dik kafalı köylüleri diye anlattıydı.
        Jandarmaya göre bunlar, ne müslüman, ne gâvurdular. Belki kızılbaştılar. Ama, tam da kızılbaş değil.
        Köye girişimiz hâlâ aklımdadır. Güneş battı batacak. Yol don tutmuş. Yolda cam parçaları gibi pırıldıyan kaskatı su birikintilerinde kızıltılar.
        Köyün karanlığa karışmıya başlıyan ilk çitlerinde bizi bir köpek karşıladı. İri, alacakaranlık içinde kendi kendinden daha kocaman görünen bir köpek. Havlıyordu.
        Arabacımız dizginleri kastı. Köpek atların göğüslerine doğru sıçrayıp saldırıyor.
        Ben, «Ne oluyoruz?» diye başımı arabacının arkasından dışarı uzattım. Arabacının kırbacı tutan kolu dirseğiyle yüzüme çarparak kalktı ve yılan ıslığı gibi ince bir şaklamayla köpeğin başına indi. Tam bu sırada kalın bir ses duydum:
        - Hey. Vurduğunu köylü, kendini kaymakam mı sandın?
        Dedem arabadan indi. Köpeğin kalın sesli sahibine «merhaba» dedi. Konuştular. Sonra köpeğin bakır sakallı, mavi gözlü sahibi bizi evinde konuk etti.
        Kulağımda çocukluğumdan kalan birçok konuşmalar vardır. Bunlardan çoğunun mânasını büyüdükçe anlamış, kimisine şaşmış, kimisine gülmüş, kimisine kızmışımdır. Fakat çocukken yanımda büyüklerin yaptığı hiçbir konuşma mavi gözlü köylüyle dedemin o geceki konuşmaları gibi bütün hayatımın boyunca müessir olmamıştır.
        Dedemin yumuşak, çelebice bir sesi vardı. Ötekisi kalın, hırçın ve inanmış bir sesle konuşuyordu.
        Onun kalın sesi diyordu ki:
        — Hünkârın iradesi ve İranlı Molla Haydarın fetvasıyla Serezde, çarşıda, yapraksız bir ağaç dalına asılan Bedreddinin çırılçıplak ölüsü iki yana ağır ağır sallanıyordu. Geceydi. Çarşının köşesinden üç adam belirdi. Birisinin yedeğinde kır bir at vardı. Eğersiz bir at. Bedreddinin asıldığı ağacın altına geldiler. Soldaki pabuçlarını çıkardı. Ağaca tırmandı. Aşağıda kalanlar kollarını açıp beklediler. Ağaca çıkan adam Bedreddinin uzun ak sakalı altından ince boynuna bir yılan çevikliğiyle sarılmış olan ıslak, sabunlu ipin düğümünü kesmeğe başladı. Bıçağın ucu birdenbire ipten kaydı ve ölünün uzamış boynuna saplandı. Kan çıkmadı. İpi kesmekte olan delikanlı sapsarı oldu. Sonra eğildi, yarayı öptü, doğruldu. Bıçağı attı ve yarısından çoğu kesilen düğümü elleriyle açarak uyuyan oğlunu anasının kollarına bırakan bir baba gibi Bedreddinin ölüsünü aşağıda bekliyenlerin kollarına teslim etti. Onlar çıplak ölüyü çıplak atın üstüne koydular. Ağaca çıkan aşağı indi. En gençleri oydu. Çıplak ölüyü taşıyan çıplak atı yedeğinde çekerek bizim köye geldi. Ölüyü yamacın tepesinde kara ağacın altına gömdü. Ama sonra hünkâr atlıları köyü bastılar. Atlılar gidince delikanlı, ölüyü kara ağacın altından çıkardı. Hani belki bir daha köyü basarlar da cesedi bulurlar diye. Bir daha da dönmedi.
        Dedem soruyor:
        — Bunun böyle olduğuna emin misin?
        — Elbette. Bunu bana anamın babası anlattı. Ona da dedesi söylemiş. Onun dedesine de dedesi. Bu böyle gider...
        Odada bizden başka sekiz on köylü daha var. Ocağın kızıla boyadığı alaca aydınlık dairenin kıyılarında oturuyorlar. Arasıra bir ikisi kımıldanıyor ve bu alaca aydınlık dairenin içine giren elleri, yüzlerinin bir parçası, omuzlarından bir tanesi kırmızılaşıyor.
        Bakır sakallının sesini duyuyorum:
        — O gelecek yine. Çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine.
        Dedem gülüyor:
        — Sizin bu itikadınız, diyor, hırıstiyanların itikadına benziyor. Onlar da, İsa peygamber tekrar dünyaya gelecektir, derler. Hattâ müslümanların içinde bile İsa peygamberin günün birinde Şamı şerifte gözükeceğine inananlar vardır.
        Dedemin bu sözlerine, O, birden karşılık vermiyor. Kalın parmaklı elleriyle dizlerini tuta tuta, doğruluyor. Şimdi bütün gövdesiyle kırmızı dairenin içindedir. Yüzünü yandan görüyorum. Büyük düz bir burnu var. Kavga eder gibi konuşuyor:
        — İsa peygamberin ölüsü etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş. Bu yalandır. Bedreddinin ölüsü, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek. Bunu bilirim işte.. Biz Bedreddinin kuluyuz, ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan, fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir, diyoruz.
        Sustu. Yerine oturdu. Dedem, Bedreddinin geleceğine inandı mı, inanmadı mı, bilmiyorum. Ben, dokuz yaşımda buna inandım, otuz bu kadar yaşımda yine inanıyorum.

SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDREDDİN DESTANI'NA ZEYL

MİLLÎ GURUR
 

        «SİMAVNE KADISI OĞLU BEDREDDİN DESTANI» risalemin dördüncü formasının makina tashihlerini sabahleyin matbaada yaptıktan sonra eve gelmiş, bu destanı yazmak için kullandığım notları, bir hapishanede geceleri doldurulmuş hatıra defterimi gözden geçiriyordum.
        Artık son forması da baskı makinası altında gidip gelmeğe başlıyan risaleme bir kelime bile ilâve edemiyeceğimi biliyordum. Fakat bana bir şeyler unuttum gibi geliyordu. Bana öyle geliyordu ki, tek bir satır yazı yazdım; fakat bu satırın sonuna nokta koymasını unuttum.
        Vakit öğleye yakındı. Şafakla beraber çalkalanmağa başlıyan lodos, ağır bulutların üstüne boşanmasıyla durulmuştu. Çok geçmeden yağmur da dindi. Gökyüzünün karanlığı yol yol yarıldı. Ağır perdeleri birdenbire düşen bir pencere gibi hava açıldı.
        Ve ben, hapishane gecelerinde doldurulmuş bir hatıra defterinde «Destan»ımın sonuna koymasını unuttuğum noktayı arayıp dururken Süleymaniye'yi gördüm.
        Açılan öğle güneşinin altında Sinan'ın Süleymaniye'si bulutlara yaslanmış bir dağ gibiydi.
        Evimin penceresiyle Süleymaniye'nin arası en aşağı bir saattir. Fakat ben onu elimi uzatsam dokunacakmışım gibi yakın görüyordum. Bu, belki, Süleymaniye'yi en küçük girinti ve çıkıntısına kadar ezbere, gözüm kapalı bile görebilmeğe alıştığım içindir.
        Rüzgâr, deniz, endamlı ince kemerleri üstünde nasıl durabildiğine şaşılan eski bir taş köprü, «Çarşambayı sel aldı» türküsü, bir yağlığın kenarındaki «oya», bütün bunlar nasıl, ne kadar bir Cami değilse, bütün bunların Cami olmakla ne kadar alakaları yoksa, bence Süleymaniye de öyle ve o kadar Cami değildir; minarelerinde beş vakit ezan okunmasına ve hasırlarına alın ve diz sürülmesine rağmen Süleymaniye'nin de camilikle o kadar alakası yoktur.
        Süleymaniye, benim için, Türk HALK dehasının; şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş; hesaba, maddeye, hesabla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. Sinan'ın evi, maddenin ve aydınlığın mabedidir. Ben ne zaman Sinan'ın Süleymaniye'sini hatırlasam Türk emekçisinin yaratıcılığına olan inancım artar. Kendimi ferâha çıkmış hissederim.
        İşte bu sefer de, büyük bir Türk halk hareketi için yazdığım bir risalede unuttuğumu sandığım son noktayı ararken Süleymaniye'mizi, biraz önce yağan yağmurla yıkanmış, açan güneşin altında pırıl pırıl görünce aradığımı birdenbire buldum. Ferahladım. Bulduğumu hatıra defterimin son sayfalarında okudum. Ve anladım ki «Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı» isimli risaleme; belki on satırlık, belki on sayfalık bir zeyl yazmak mecburiyetindeyim.

***
        Mevzuu bahis risalemin sonunda «AHMED'İN HİKÂYESİ» diye bir fasıl vardır. Bulduğum ve hatıra defterimde okuduğum ve risaleme zeyl olarak yazmak mecburiyetini duyduğum «nokta» bana Ahmed bu hikâyeyi anlattıktan sonra onunla yapmış olduğum bir konuşmadır.
        Bu konuşmayı olduğu gibi aşağı geçiriyorum:
        «Dışarıda çiseleyen yağmura, koğuşun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanına Ahmed hikâyesini anlatıp bitirmişti. Ben:
        — Ahmed, demiştim, bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun.
        Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde, Ahmed, «millî gurur» terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış, onu suratımda şaklatmış ve demisti ki:
        — Evet, biraz da millî bir gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. Millî gurur! Sözlerden ürkme! İki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. Lenin'i hatırla. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz? Lenin, yirminci asırda beynelmilel proletaryanın, dünya emekçi kitlelerinin, beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilelci rehberi, 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında ne yazmıştı?
        Eğer Ahmed, «Lenin filânca mesele hakkında ne yazmıştı?» demiş olsaydı, herhalde aramızda böyle bir sorgunun cevabını verenler bulunurdu. Fakat «Sosyal-Demokrat»ın 35'inci numarası diye konulan mesele hepimizi şaşırttı. Ve hiçbirimiz 35'inci numarada neler yazılmış olduğunu hatırlıyamadık. Ahmed bu şaşkınlığımız karşısında gülümsedi. — Zaten o en derin acıdan en büyük sevince kadar bütün duygularını hep bu meşhur gülümseyişiyle ifade eder — ve aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından bize şu cümleleri okudu:

        «... Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz, onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10'unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. Çar cellâtlarının, asılzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel yurdumuzu nasıl ezdiklerini, onu nasıl sefil kıldıklarını görmek herkesten çok bize ıstırap verir. Ve bu zulümlere bizim muhitimizde, Rusların muhitinde de karşı konulmuş olması; bu muhitin Radişçev'i, Dekabristleri, 70 senelerinin inkilâpçılarını ortaya çıkarmış bulunması; Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle fırkası yaratması; aynı zamanda Rus mujiğinin demokratlaşarak büyük toprak sahiplerini ve papazları defetmeğe başlaması bizim göğsümüzü kabartır...
        «... Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz. Çünkü Rus milleti de inkikâpçı bir sınıf yaratabildi. Rus milleti, de beşeriyete yalnız büyük katliâmların, sıra sıra darağaçlarının, sürgünlerin, büyük açlıkların, çarlara, pomeşçiklere, kapitalistlere zilletle boyun eğişlerinin nümunelerini göstermekle kalmadı; hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük kavgalara girişebilmek istidadında olduğunu da ispat etti.
        «Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı kendi esir mazimizden nefet ediyoruz. Bizim esir mazimizde pomeşçiklerle asilzadeler Macaristan'ın, Lehistan'ın, İran'ın, Çin'in hürriyetini boğmak için mujikleri muharebeye sürüklemişlerdi. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı bugünkü esir halimizden; aynı pomeşçiklerin kapitalistlerle uyuşarak Lehistan ve Ukranya'yı ezmek, İran'da ve Çin'deki demokratik hareketi boğmak, millî haysiyetimizi berbat eden Romanof'lar, Bogrinski'ler, Purişkeviç'ler çetesini kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemek istemelerinden nefret ediyoruz. Hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir. Fakat esaretini haklı bulan, onu yaldızlayan (meselâ Lehistan'ın, Ukranya'nın v.s.'nin ezilmesine Rusların «vatan müdafaası» adını veren) esir, yeryüzünün en aşağılık mahlûkudur.»*

        Lenin'den bu satırları bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmuş, nefes almış ve yine o meşhur gülümseyişiyle:
        — Evet, demişti, bizim muhitimiz de Bedreddin'i, Börklüce Mustafa'yı, Torlak Kemâl'i, onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için, ben şuurlu Türk proleteri, millî bir gurur duyuyorum. Millî bir gurur duyuyorum, çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10'u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. Çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz.»
        «Simavne Kadısı Oğlu Bedreddin Destanı» isimli risaleme bir önsöz yazmak istemiştim. Bedreddin hareketinin doğuş ve ölüşündeki sosyal-ekonomik şartlar ve sebepleri tetkik edeyim, Bedreddin'in materyalizmiyle Spinoza'nın materyalizmi arasında bir mukayese yapayım, demiştim. Olmadı. Buna karşılık risalemin zeyline kısa bir «sonsöz» yazdım. Şöyle ki:
        Bana Ahmed:
        — Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz, demişti.
        Ben, benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. Fakat tıpkı benim gibi Ahmed'in dostu, arkadaşı, kardeşi olduğunu söyliyenler, benden istenen sizden de istenendir.
        Ahmed'e, Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları, Karaburun ve Deliorman yiğitlerini, etleri, kemikleri, kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar,

        Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!
        Dünü bugüne
        bugünü yarına bağlayın!

diyen şiirler, boyaları kahraman tablolar lâzım.
  

Nazım Hikmet Ran

 

(*) Lenin Külliyatı, baskı 1935, cild 18, sayfa 80, 81, 82, 83'de (Rusların millî gururu) isimli makaleyle — ki bu makale 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında çıkmıştır — Ahmed'in o gün bize hafızasından okuyup derhal tercüme ettiği satırları bilâhara karşılaştırdım. Ahmed ezbere okuyup tercüme ettiği parçaların yalnız cümle kuruluşlarında bazı değişiklikler yapmış. Fikirde hiçbir hata olmadığı için ben Ahmed'in tercümesini aynen aldım.
Bu gadget'ta bir hata oluştu