26 Mart, 2013

Gitmek

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği. 
Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor. 
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.
Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız “kalk gidelim”,
öbür yanımız “otur” diyor.
“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira… 
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz. 
Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…
İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek, 
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır; 
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek. 
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler 
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar mıdır bizi bu hale getiren? 
Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun… İstemek de güzel.
Can Yücel


Rakı İçen Kadın

Rakıyı içen kadın gülüyorsa, o gülüşün ardında en az dokuz roman, on dört tane de film repliği yatar.
Rakıyı içen kadının gülüşünde, bu dünyanın en zararsız mutluluğu vardır çünkü, büyük gülerler, büyük susarlar…
Rakı içen kadın, rakıyı çok sık içmez.
Ama rakıyı içtiği an, bil ki içme zamanı gelmiştir ve konuştuklarında net konuşurlar..
O kadınlar keyfine doyum olmayan bir akşamüstü sonrasında, bir kıyıda köşede, gece sefası gibi açarlar.
O kadınlar, afet-i devrandır…..
Ve, rakı içen kadının elleri güzeldir…
O kadınlar, senden başkasını severlerken bile seni incitmezler.
Şarkı söyleyesi varsa susmalısındır. İzlemelisindir. Dinlemelisindir. Rakı içen ve şarkı söyleyen o kadını.
Rakı içen kadın, herkesle rakı içmez ve seninle rakı içiyorsa, senin için kalbinde en az yüz elli metrekare daha yer vardır.
Ve sen, bunu bildiğin için, o kadına, kalbinin tüm kapılarını beklentisizce açmış, cebindeki tüm anahtarlarıysa hiç bulmamak üzere yutmuşsundur.
Rakı içen kadın, cihanda sulhtur: ağdalı değil, nağmeli sever.
Rakı içen kadın güzeldir, masasındakiler de… 

Can Yücel

18 Mart, 2013

Yalnızlık

Yalnızlık, her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın bir yaşama sırasında.
Tek sermayesi, sahip olduğu tek şeydir, kıymetini bilmelidir, dedi.
Yalnızdır insan, hep kalabalıklara karışma telaşı bundandır.
Kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur, şehir şehir ülke ülke.
Kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlık da.
İnsan bir ölümü istemez, bir de ondan beter bir yalnızlığı, ama ikisi de muhakkak gelir başına bir yalnız yaşama sırasında.
Ölümün değil ama yalnızlığın bir tek çaresi var, dedi.
Tek çaresi aşktır, bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın.

Aşk da zaten, iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır, dedi. 
Aşık olun! gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı! Nasılsa ayrılık insanın tek kişilik yalnızlığını özlemesi.
Sade ölüm değil, ayrılık da yaşamın emri!
Evet söyledi, ya da ben duydum.
Duyduğuma göre, elbet bir ses söyledi, 
bu söylendikçe usulen söylenir olan sözleri.
Evet duydum söyledi.
Her duyduğumda ağladım.
Pek çok ağlayışım sırasında duydum.
Kalbim tutanak tuttu duyduklarıma.
Soruldu, dedi, cevap alındı.
Yaşamak, dedi, - tek marifetiniz - biraz özen gösteriniz.
Zulüm kimse zalimlik yapmayınca biter -mazlumlar dahil, dedi.
Ama yapmayın, o daha bir çocuk, dedi tanrı..
Ya gördüm neyleyim, insanlar vardı duvarın içinde.
Ya ben hep duvara konuştum, ya da duvar değil konuştuğum, içinde insanlar var.
Nedense beni anlasın istedim içinde insan olan duvarlar, bilmiyorum, belki de ben gerçekten delirdim, onlar haklı belki de.
İçinde değil duvarların insanlar, sadece arasındalar..

YILMAZ ERDOĞAN

Sabır

Rilke "Yüreğinizde ve hayatınızda çözemediğiniz ne varsa ona karşı sabırlı olun ve hayatınızdaki soruları sevmeye çalışın, kapısı kilitli odalar ve hiç bilmediğiniz bir dilde yazılmış kitaplar gibi. Size verilmemiş cevapları aramayın, çünkü onları yaşayamayacaksınız. Önemli olan her şeyi yaşamak. Şimdi sorularla, soruların kendilerini yaşayın." diyor. Şöyle uzaktan bakınca pek de bilgece edilmiş bir söz gibi gelmiyor insana. Bu benim kendime, başka şekillerde, her gün söylediğim bir şey, ama bunu Rilke söylediğinde, sanki hiç daha önce söylemediğim hatta üzerine hiç kafa yormadığım bir gerçeklik yüzüme vurulmuş gibi hissettim. Yanıtını aslında onu bulmama yetecek kadar aramadığım sorularım, çözdüğümü sandığım her sorunumdan sonra, karşıma çıkan yeni yeni sorunlarım, hayatımdan o kadar çok çalıyor, ya da ben bu kargaşada tembelliğe o kadar alıştım ki şöyle silkinip de bir yerlerden başlayamıyorum.
Okuduğum makalelerden hiç bir şey anlamıyorum, dersleri uyuklayarak geçiriyorum, şirketten gelen işleri son dakikada bitirip ölesiye bir stresle teslim ediyorum, hayır anlamıyorum, ben ne zaman yoruldum bu kadar?
Acaba yorulmanın her dildeki karşılığı benim anladığım gibi midir? Hatta aynı dili konuştuğum insanların bile yorulmaktan anladığı aynı şey midir? Peki dinlenmek nedir acaba? Bir tanımı var mıdır ki, onu bulduğumda dinlenebileyim? Ya da tüm bu sorularla uğraşmak yerine, söylendiği gibi, öylece yaşamalı mıyım, varlıkla yokluk arasında? Rilke'yi severim ama bir Hesse kadar değil, belki bilgece sözler etme konusundaki merakından, belki de hayata tutunduğu yerdeki farklılıklarımızdan. Rilke bu konuda haklı bile olsa, ben sorularımdan vazgeçmeyeceğim sanırım, sorunlarımla baş etme konusunda yöntemlerimi gözden geçirirken tabi ki. Bir de, ne zaman birisi sabırlı olmak konusunda bir kaç söz söylese referansları ilahi kaynaklı olduğundan bu beni hep rahatsız edegelmiştir, belki de yaptığım bu alıntıdan en başından beri pek de hoşlanmamış olmam tamamıyla bu sebeptendir. Benim tekrar bir silkinip kendime gelmem gerek, kıyısından köşesinden yakaladığım hayatın ucunu bir kez daha kaçırmamak için ancak bunu nazıl ne şekilde başarırım en ufak bir fikrim yok.






17 Mart, 2013

Rilke'den Gerçek ve Görüntü Üzerine bir Alıntı

Pek çok kişi... İçinde sonu gelmeyen bir protesto, ortalıkta dolaşıp durur; bu yüzden acayiplikleri ciddiye alınmayan küskün, bildiğini okuyan kişilerden daha çok değer taşımazlar. Önemli olan, böyle bir protestonun gerçeklik taşıyıp toplumda kabul görmüş gerçek karşısında tutunup tutunamadığı, onu dengeleyecek gücü içerip içermediği, hatta doruk noktalarında ondan daha inandırıcı nitelik taşıyıp taşımadığıdır. Dünya tarihi böyle protestolarla dolup taşar, tek kişilerin başkaldırılarına sarıla sarıla çıkar yukarı. Öte yandan (Franziscus'un da dediği gibi) keşiş yaşamı da böyle bir protestodur, başkalarınca benimsenmiş gerçeğe dokunmadan ikinci bir gerçeği kurma amacı güder. Yani karşımızda bir yaşam vardır, duvarlarla çevrilmiş ve bu duvarlar dışına taşmaktan el çekmiştir. İçe dönük bir yaşam sürdürülür duvarlar gerisinde. Böyle bir yaşamın temelinde can ve gönülden sürdürülen masum bir çalışma yer alır ve iyi olan, büyük olan her şey bu yaşamdan çıkıp gelir kendiliğinden: Çaba, neşe, teslimiyet ve son olarak kimsenin bilinçli istemediği bir sanat. Bir sanat ki, diğer şeylerden ayırt edilemez; çünkü bir kez çiçeklenmeye görsün, bu yaşamın kendisinden başka bir şey olmadığı anlaşılır.
Bu gadget'ta bir hata oluştu