23 Şubat, 2014

Rembrandt'ın Evi ,Museum het Rembrandthuis - 12.02.2014

Rembrandt'ın Evi dış görünüş
Hayatımın en keyifli günlerinden biri olan bu günü ilk olarak anlatmak isteyişimi anlamlı bulacağınızı düşündüm, benim de bulduğum gibi. Bu yazımı Rembrandt'ı anlatmakla geçirmek istemiyorum açık söylemek gerekirse. Zaten Rembrandt kendini anlatır, tanıyan bilir, tanımayanın da pek umurunda değildir kanaatindeyim. Bu yüzden hemen anlatmaya başlamak istiyorum ancak öncesinde "Sevgili" Barış'a teşekkür etmek istiyorum. Amsterdam'da geçirdiğimiz süre zarfınca gık demeden benimle bütün müzeleri gezdiği ve sıkıldığı zamanlarda dahi bunu bana ve gezimize yansıtmadığı, ayrıca her şeyden öte, benimle heyecanımı paylaştığı için çok çok teşekkür ederim.(doğrusu anlaşmamız gereği akşam 5'e kadar ben ne istersem onu, akşam 5'ten sonra da o ne isterse onu yaptığımız için karşılıklı bir anlaşma memnuniyeti olarak adlandırılabilir benim beslediğim bu memnuniyet :) )
     Orjinali "Museum het Rembrandthuis" olan, Türkçe'ye "Rembrandt'ın Evi" olarak çevirdiğimde benim için anlamını hayli yitiren, adıyla yaşayan bu müze, Amsterdam'ın en iyi müzesi veya en keyiflisi dersem kesinlikle diğerlerine haksızlık etmiş olurum. Amsterdam'da müzeler hayli zengin ve özgürce sergileniyor. Alarmlar, zebellah gibi güvenlik görevlileri ve veya  uyarı işaretleri vs. bunların hiçbiri yok kesinlikle (Van Gogh Muzeum dışında), gezmek dolaşmak çok keyifli tamamını, üstelik giriş ücretleri hayli yüksek olmasına rağmen şehir kartları veya müze kartları ile bir çok müzeyi extra bir ücret ödemeden ya da düşük bir ücretle gezmek fırsatı bulabiliyor insan. Velhasılı Amsterdam'da müzelerin hepsi güzel, hepsini dolaşmak ve eserleri seyretmek keyifli ama beni en çok heyecanlandıran ve kesinlikle vakit geçirmekten en çok keyif aldığım müze Rembrandt'ın Evi Müzesiydi.
yatak odasından
     Ev, şehrin doğu kısmında, 17. yüzyılda  zengin tüccar ve artistlerin yaşadığı bir bölgede inşa edilmiş ve Rembrandt bu evde 1639-1658 tarihleri arasında yaşamış. Bu evin yeniden inşası Jacob van Campen tarafından yapılıyor ki bu ismi vurgulamamın özel sebebi kendisinin Royal Palace'ında mimarı olması. Rembrandt bu evi bir tür krediyle almış, müzede de anlatıldığına göre, bir tür mortgage o dönemdeki. Ancak Rembrandt -maalesef- bu krediyi ödeyemiyor ve 1958 yılında evi ve koleksiyonları da dahil bir çok eseri borcu karşılığında satılıyor ve kendisine kapı gösteriliyor pek de kibar olmayan bir şekilde. Sonrasında Rembrandt küçük bir eve taşınıyor ve ölene kadar orada yaşıyor- ne yazık ki ben o evi bulamadım. 1907 de bu ev şehir yönetimi tarafından satın alınıyor ve müzeye çevriliyor ve 1911 de müze olarak kullanıma açılıyor kraliçe tarafından. Sonrasında Rembrandt'ın resimlerine ve ona dair kaynaklardan faydalanarak evi resttore ediliyor ve son halini 1999 da alıyor. Benim en sevdiğim hali :) 
     Bu ev Müzeye çevrildikten sonra Rembrandt'ın eserleri ve koleksiyonları toplanmaya ve toplanan eserler ve koleksiyonlar eve orjinal bir görünüm katma çabasıyla sergilenmeye başlanıyor. 
Müzenin iki ayrı katında iki ayrı odasında Workshoplar yapılıyor. Bu şekilde - anlamadığım bir şekilde- havaya kapılıyor ve evin havasına karışıyorsunuz (en azından ben için öyle oldu).
baskı odası
     2. kattaki odada Rembrandt'ın baskı (Oyma baskı olarak tanımlanabilir yanılmıyorsam, metal tabakalar üzerine baskısı yapılacak şeyler işleniyor ve sonrasında çoğaltılıyor) yaptığı varsayılmış ve bu oda kendisinin baskı araçları ile donatılmış ve bir artist Rembrandt'ın araç ve yöntemleriyle o dönemde nasıl baskı yapıldığını anlatıyor ve gösteriyor, mürekkep ve kağıt da dahil tüm araçlara dokunmamıza izin veriyorlar, ayrıca sanatçının yani workshopu yapan sanatçının üslübuna hayran kalmamak mümkün değil - şirin :).
     Bu baskı yöntemi o dönemde ki en modern baskı yöntemiymiş ve çok kıymetli, kıymetli olduğu kadar da değerliymiş. Rembrandt'ın hayranı olduğu bu yöntem onun için o kadar özel ve etkileyiciymiş ki, her sayfa baskıyı kendi yaparmış, çünkü asistan tutmak, tuttuğu asistana adımları anlatmak, öğretmek, yapılanları kontrol etmek vakit kaybı olarak gelirmiş kendisine ve etrafındaki kimselerin hata yapmasından hoşlanmaz, onun yerine kendi yaptığı hataları telafi etmeyi tercih edermiş - mükemmelliyetçiymiş yani anlayacağınız, azıcık da insanlarla uğraşmaktan sıkılırmış!. Bu sebepten her sayfa baskıyı kendi başına yaparmış ve tüm gününü harcamak zorunda dahi olsa, sadece bir kaç sayfa de olsa işini kendi yapar ve tek tek uğraşırmış her sayfa baskıyla. Hatta zaman içerisinde bundan o kadar keyif almaya başlamış ki, baskısını yaptığı resimlere vs. kendi yorumunu katmaya başlamış, farkedilmediğinde bazen canı sıkılırmış ama severmiş o dönemin en modern baskıcılık yöntemini. Oysa şu an için o kadar ilkel ki :)
Tapındığım boya tezgahı
     Evin bir katını atölye olarak kullanırmış bu oda caddeye bakıyor. Bu odayı diğer odalardan ayıran ve onu atölye olma şerefine erdiren sebep ise güneye bakması ve ışığı içeri alması. Fırçaları boyaları ve kocaman bir şövalesi var, önemli bir çok eserini bu odada boyadığını varsayıyorlar. Ama benim bu odada en çok sevdiğim, en hayran kaldığım şey, kocaman boya tezgahı. Ben böyle büyük, böyle eski, böyle güzel boya tezgahı görmedim hayatımda. Evimiz olduğunda böyle bir tezgahım olması için sevgilimin başını biraz ağrıtacağım gibi hissediyorum. Ben de boyalarımı kendim hazırlıyorum ama ne yapayım benim de öyle güzel bir tezgahım olsa eminim daha az pigment kullanırım.
Ayrıca yeşim taşından boya yapıyorlarmış o zamanlar. Sanırım ben de deneyeceğim :) öyle canlı bir yeşilim olsa başka da yeşil istemem zannımca :) Bir kaç şey daha öğrendim renklere dair ama şimdilik benim sırrım olsun bakalım :) bir gün benim de atölyem olsun belki o zaman ben de anlatırım. Bir kaç şişe boya alacaktım aslında ama Barış sonra bakarız dedi sonra da kaldı işte. bir dahakine artık :)

koleksiyonların bir kısmı
     Bu odada da Rembrandt'ın seyahatlarinden veya seyahat eden arkadaşlarından edindiği koleksiyonları var. Gerçekten enteresan bir koleksiyon. Geniş bir spektruma yaymış anlamadığım bir şekilde. Yani ancient heykellerden, deniz kabuklarına, böyle egzotik coğrafyalarda yaşayan hayvanların kurutulmuş hallerinden, fosillere, ve yine ancient silahlara kadar geniş bir çeşitlilikte enteresan bir koleksiyon. Mutlaka vardır bir mantığı ben anlamasam da. Kurutulmuş hayvanları çizdiği veya boyadığı, gölge ve ışık çalıştığı söylendi ama peki ya silahlar vs. ? anlamadım ama koleksiyon işte çok da anlamlı olmasına gerek yok sanırım. Koleksiyonundaki heykellerin resimlerin vs kendisi için ilham kaynağı olduğunu dillendirmiş bir çok kez kendisi aslında. Neyse.
     Kat kat yukarı çıktıkça müzede, biraz daha dahil oluyor insan atmosfere, mutfaktan başlayıp, misafirlerini ağırladığı odaya,  yatak odasına baskı atölyesine resim atölyesine, kolleksiyon odasına... Hoş bir yolculuk kesinlikle.
     Son olarak Rembrandt'ın etchinglerinin sergilendiği odadan önce, workshopun yapıldığı ziyaretçilerin de aktif olarak katıldığı en üst kattaki baskı odasına geçiyoruz. Baskı aletleri, mürekkep, kağıt, plakalar ve baskı cihazı, her şey biçim değiştirmiş basitleştirilmiş ama inanılmaz keyifli bir deneyim olarak sunulmuş ziyaretçilere. Çok çok keyifli bir deneyim. Rembrandt'ın etchinglerinin tamamı kopyalanmış kağıtlara açıklamalarıyla birlikte ve sunulmuş. Birer tane seçiyoruz ve plastik plakalarımızı resmin üzerine yerleştirip oymaya başlıyoruz. oymalarımız bitince yapışkan mürekkeple kaplıyoruz bu plakaları ve köpek derisinden yapılmış adının ne olduğunu bilmediğim başka bir araçla mürekkebi plakaya iyice yediriyoruz. Artan mürekkebi hafif dokunuşlarla temizliyoruz ve el yapımı hafif nemli kağıdımızla plakamızı birleştirip, press makinasından geçiriyoruz.. Veeee sonunda çok güzel bir Rembrandt kopyası üretmiş oluyoruz. :) 
Yaptığım baskıyı adım adım görebilirsiniz burada.
     Üstelik plaka da dahil kopya ettiğiniz eseri yanımıza alıyoruz hem de karşılıksız bir şekilde... (Memnuniyetimiz workshopların devam ettirilmesi için bağışa dönüşüyor.)
kopyasını yaptığım etching'in orjinali

     Yüzümde koca bir gülümseme, yanımda olmakla günümü güzelleştiren sevgilime, buraya gelmeme olanak sağlayan hayatıma ve emeği geçen herkese duyduğum koca bir minnet ve memnuniyetle ayrılıyoruz müzeden. 
     Ben yazarım çizerim ama böyle bazen ne hissettiğimi gerçekten, ifade edemem. Sanırım burada ifade edemediğim tam olarak orada yaşadığımdı. Güzeldi, keyifliydi, Rembrandt'ı tanıyan, ve tanımadığı onca şeye özlem duyan herkese burayı ziyaret etmeyi öneririm.



Rembrandt'ın evinden sevgiler.

ayrıntılı bilgi için : http://www.rembrandthuis.nl/en/

05 Şubat, 2014

hiç olmamış olmayı dilediğim bir zaman dilimindeyim. herkesten her şeyden uzaklaşmak istediğim. sanki daha fazla uzaklaşabilecekmişim gibi...  gitsem ya diyorum bazen. mesela bugün alıp başımı gitmek istedim, gitsem ne fark edecek sanki, kaçtıklarım zaten uzağımda. gittiğim yere götürmeyecek miyim sanki. her defasında kendimi bu duruma sokuyorum ya helal olsun bana. helal olsun

01 Şubat, 2014

araştırma sorusu

Tezimi yazmaya başladım diyebilirim. Diyemeyedebilirim aslında :) yani enteresan bir yerlerdeyim. Tez konum belli, yüzyıllardır belli aslında üniversiteden beri istediğim konu üzerine çalışıyorum  - Adalet. Bu konuda çalışabilmek için ne ceremeler atlattım ne sıkıntılar çektim bir ben bilirim. Çalışmaya çalıştığım her okulda siyaset alanında ki her hocayla tartıştım :) mucizevi bir şekilde Charles Üniversitesi'nde bu sorunu en kolay şekilde aşıldı. Benacek'e (kendisi program supervisoru) konuyla ilgili danıştığım da o her zamanki emin edasıyla "hmmm, ben biliyorum sana kimin yardımcı olacağını! Orta ve Doğu avrupanın adalet çalışan en iyi akademisyeni bizim kadro'da, yaz ona! Salamon!" 
Benacek, pazarlama ve dolayısıyla abartma konusunda hayli iyidir, ama gerçekten öğrencisinin işini kolaylaştırmak için de elinden ne gelirse yapar, bu yüzden olsa gerek, okulda da fakültede de herkes Benacek'i sever.
Salamon Oxford'lu konuya gerçekten hakim biri ve Benacek'e taş çıkaracak bir yardımseverlik taşıyor bünyesinde. Oxford'lu olduğu için herkes onun hakkında bu kadar iyi konuşuyor diye düşünüyordum. Ancak buluşmalarımızdan sonra beni hayli utandırdı hocam. 
3. buluşmamızdan sonra "sen neden Prag'a geldin ben hiç anlamıyorum" dedi. Ben de huzurlu yaşam standardım yüksek ek işler buluyorum iyiyim keyifli burada hayat dedim. güldü evet zaten "Czech Republic is Swetzerland for poor" dedi. duygulara tercüman olmanın tek cümlelik hali. Az konuşuyor, çok soru soruyor. Kısa cümleleri net ifadeleri hayatı gerçekten kolaylaştırıyor. Henüz sorduğum hiçbir soruya cevap vermemiş olmasına rağmen, hiç bir sorumu da yanıtsız bırakmadı aslında, ironik olarak. 
Tezimle ilgili ilk sorunum konu alanımı daraltamayışımdı. işte şunu da yazmak istiyorum bunu da yazmak istiyorum oradan buraya değinmek istiyorum aslında şunu derken bunu da demek istiyorum... Tüm siyaset felsefesine tarihsel bir düzlemde adalet kavramı üzerinden değinmek ister gibiydim. Kaybolmuştum kısacası. 
Tek bir soru sordu; 
S: "senin bütün bunlarla ilgili sorunun ne?"
K: "şey ben eşitşiğe inanıyorum"
S: "Rawls'taki eşitlik referanslarını bulabilir misin?"
K: "Bulabilirim tabi ki"
S: "Bul o zaman!"
.....
K: "peki"
 
Başka hiç bir şey konuşmadık o hafta, sonraki buluşmamızda ben daha nettim ve konumuzu okuyacak kitaplarımı her şeyi ayarladık. Plan bile yaptık hangi zaman diliminde hangi bölümleri yazacağımıza dair. Ama tabi ki araştırma sorusunu bana bıraktı, iki aydır uğraşıyorum henüz bir soru bulabilmiş değilim bu kadar zor olmamalı aslında biliyorum ama işte ben içinden bazen çıkamıyorum. 
Önüzümzdeki salı kendisiyle yine buluşacağız bu sefer netleştirmiş olmamız gerekiyor ki tez konumu kayıt ettirebileyim ve zamanında okulu bitirebileyim bu sefer diye (en azından bu sefer! :) )  
Şu an benim tez proposal  ı yazmam gerekiyor ve sorumu netleştiriyor olmam aynı zamanda. Ancak ben bununla uğraşmaktansa Gerginliğimi blog yazarak atlatmaya çalışıyorum.
Şu kısmı atlatabilirsem her şey iyi olacak! güzel olacak! 
Bu gadget'ta bir hata oluştu